Laiklik ve Örtünme
Büyük kanlar dökülerek, olmazları olur yaparak bugüne getirdiğimiz Cumhuriyetimizin geleceğinin kadınlarımızın başını bohçalayan bir bez parçasına bağlanması, beni ve benim gibi düşünenleri son derece üzüyor. Bunun üzerinde 1980 yılından beri durmuş, sakıncalarını ilgililere mektuplar göndererek, telgraflar çekerek, gazetelerde yazarak anlatmaya çalışmıştım. Hatta mahkemelere verileceğimi düşünmeden örtünmenin mabet fahişeliğinden geldiğini çeşitli yerlerde belirttim. İlişikte kopyasını sunduğum 1985 deki YÖK kararı beni isyan ettirmiş ve hemen tepkimi mektupla bildirmiştim. Ne yazık ki aldırış eden olmadı. Bu tepkilerimin bir kısmı “Vatandaşlık Tepkilerim” adlı kitabımda yayımlandı.
1- Ateş bacayı değil evi sardı artık. Bu başı bağlılar üniversiteye girerse liselerde, ilkokullarda da başlayacak hemen. Bu ancak yeni fark edilmeye başladı. Önce yapılacak şey bence: Laik devletin kurumlarına din kıyafeti ile girilemez şartı kat’i olarak konulmalı. Bu ayni zamanda İmam Hatip kızlarına da tatbik edilmeli. Kuran kurslarında küçücük kızların başları örttürülüyor. Oradan İmam Hatiplere geçiyorlar, Üniversiteye gelince olamaz! Bu da doğru değil. Ya kızların o okula gitmesi önlenmeli ya da girenlerin başları örttürülmemeli. Zararın neresinden dönülürse kardır, diyerek hemen başlamalı.
2- Kuran kurslarına kimse aldırmadı. 3000 fakir kızı üç yıl parasız yatılı okutan bir yığın kuran kurslarından siyasetçilerin, eğitimcilerin, aydın geçinenlerin, yerel idarelerin, gazetecilerin haberi olmadı. Bunlar parayı nereden buluyor, bunları kimler besliyor, arayan soran yok. Fakir insan gününü kazanmaya bakıyor, nerede yararı varsa oraya dönüyor. Köy Enstitülerin korumaya aldıkları çocukları şimdi onlar alıyorlar. Birincisi ülkeyi çağdaşlığa taşıyacak, gençler yetiştiriyordu. Bunlar Cumhuriyeti yıkacak, memleketi geriye götürecek nesiller yetiştirmekte. Bugün bu kurslar mahalle aralarına da girdi. Ve mahallede çocuğunu ona göndermeyen kınanıyor ve mecbur ediliyor. Burada başlarını örtmeyenlerin saçlarının ahrette yılan olup başını saracağı korkusu veriliyor çocuklara. Yazık değil mi bunlara.
3- Okula gitmeyen, devlet kurumunda çalışmayanların başlarını örtmesine kimse karışamaz. Bunların çoğu da aile baskısı, mahalle baskısı ve koca baskısı ile veya para ile örtünüyor. En önemlisi bunun okullara sıçramaması. Bir sıçrarsa bir daha önü alınmaz.
4- Laik devleti temsil eden, kendileri modern giyimli beylerin eşlerinin de başları bohçalı resmi ziyaret yapmaları önlenmeli. Başlarını açmayacaklarsa Erbakan’ın söylediği gibi evlerinde otursunlar. Onlar öyle çıkarlarsa artık gerisi çığ gibi gelir. Olmaz diyenlerin alnını karışlarım. Şimdiye kadar kimisi hoşgörü, kimisi demokrasi diyerek bunların yolunu açanlar tehlikeyi ne yazık ki görmediler. O bez parçasının arkasında koca bir Cumhuriyetin yıkım planları olduğunu, din devletinin de kurulma temelleri atıldığını hala algılamayan aymazlar, gafiller, hainler var. Hele “Onlar öyle gezer, biz böyle gezeriz” diyen o zavallı, budala kadınlara şaşıyorum. Seni öyle bırakırlar mı acaba!! Örtünenleri namuslu, dindar bulanlar ve örtünmeyene diş bileyenler, namus, din uğruna, kardeşlerini, kızlarını öldürenler fırsat bulunca sizi de öldürecek, taşlayacaklardır. Hiç kuşkunuz olmasın. İlginç olanı kadınlar hep erkeklerin isteklerine alet olmuş, erkekler onların sırtlarına basarak istediklerini yapmışlardır.
Önderimiz yüce Mustafa Kemal Atatürk ile uyanan kadınlarımız artık kendi ayakları üzerinde durarak kimseyi sırtına bindirmeden devrimlerimizi korumak için canla başla çalışmaktadırlar. Hedefimiz özgürlüğümüzü, haklarımızı ve laikliği bir bez parçasına kaptırmadan çağdaşlık yolundaki bütün engelleri aşmaktır. Ne yazık ki bunda çok geç kalındı. Nasıl önüne geçilecek bilemem.
Muazzez İlmiye Çığ
27.09.2007
Nükleer Enerji Sorunu
Yine Nükleer enerji meselesi ortaya çıktı. Hoş bittiği yok ya. Bunu körükleyenler onu satacaklarla burada kurup para kazanacaklar. Bizde ona yetecek kaynak var mı bilmiyorum. Beni korkutan atıkların korunması. Bunu da Amerika’da bir bilimsel dergide okudum. O günden beri nükleer santral deyince aklıma o geliyor. Bu atıkları korumak için altında fay hattı olmayan, üstünden yağmur geçirmeyen bir dağ bulmuşlar ve içini
Bunları yazarken aklıma 10 Ağustos 1978 bir olay aklıma geldi. Bunu geniş olarak “Vatandaşlık Tepkilerim s. 40” yazmıştım. USA da Yakın Doğu Teknik Geliştirme Bürosunda (Near East Technology Agency International Development, Washington D.C. Department of State) çalışan ve bir grupla Türkiye’ye gelen Elizabeth Mac Manus bana çalıştığı bu büroya bir çok devletler, Suudi Arabistan, hatta Rusya başvurarak Amerika’dan güneş enerjisi çalışmalarını öğrenmek, kendi kaynaklarını ortaya koyarak Amerika’dan çeşitli yönde yararlanmak için baş vurdukları halde, bizim devletin neden başvurmadığını sormuş ve bu hususta üzüldüğünü belirtmişti. Buna nasıl yanıt verebilirdim? Bizim insanlarımız sizden daha çok bilir, size ihtiyaçları yoktur mu diyecektim. Yoksa onlar yalnız ayağının ucundakini görür, geleceği düşünemez mi diyecektim?
Muazzez İlmiye Çığ
09.06.2007
Ilımlı İslam ve Laiklik
Ilımlı İslam ve Laiklik
Ülkemizde yeni moda, ılımlı İslam! Bunun açıklaması yapılmıyor, bildiğim kadarıyla. Ilımlı olmayan İslam nasıl? Önce bunu irdeleyelim. Bunun tam karşılığı olarak İran ve Suudi Arabistan gösterilebilir. Pekiyi, biz ne zaman onlar gibiydik? Cumhuriyet’ten önce, Osmanlı zamanında. Devlet din kurallarına göre işliyor, padişahlık olmasına rağmen Şeyhülislamın, ulemanın sözü önde geliyordu. Bu yüzden matbaa ülkeye 250 yıl sonra girmiş, çağdaş okulların açılması yıllarca gecikmişti. Ailede kadın ev işleri ve çocuk doğurma makinesi olarak kabul ediliyor, onların okuması, iş yapması dışarı yüzü açık çıkması, sokakta bir arada konuşmaları, dükkânlara girmeleri hep yasaklanıyordu. Herkes istese de istemese de dini kuralları uygulamak zorundaydı. Uygulamayanlar cezalandırılıyordu.
Cumhuriyet’ten sonra ne oldu? Laiklik geldi. Ne yazık ki 80 yıl sonra devletin Cumhurbaşkanı olan kişi bile laikliği anlamıyor. Laiklik dinin devlet işlerine, insanların günlük işlerine girmemesi. Herkesin dinini inandığı bildiği gibi yapması, kimsenin bu konuda kimseye karışmaması. İnancın, devlet kurumlarına sokulmaması. Din kıyafeti ile devlet kurumlarında çalışılmaması. En kestirme anlatım bence bu. Tam bir demokrasi. Ülkeye laiklik gelince insanlarda büyük bir rahatlık başlamıştı. Kimse kimsenin korkusu, eleştirisi yüzünden değil, kendi inancı dolayısı ile dininin kurallarını yaptı. Yaptıklarını da başkalarına gösterip ondan yarar sağlama yoluna girmedi. Laiklik dinsizlik değil, hakiki dindarlık demektir. Dinimizde Hırıstiyanlıkta olduğu gibi, Allah ile kul arasına kimse giremez. Zaten bu deyim bile laikliği anlatıyor. Herkesin inancı vicdanında. Laiklik çıkınca, onu çıkaranlara yaranmak için hemen dine karşı konuşacak yalakaları susturmak amacıyla onlara 3 yıla kadar hapis cezası kondu kanunda. Böylece dinimiz de koruma altına alınmış oluyordu.
Laiklik çıktıktan bir süre sonra hiç eğitimi olmayan rahmetli annem “Aman kızım, insanlarımız dinini bırakmaya ne de hevesli imiş, sanki onlara Atatürk ‘dininizi bırakın’ dedi.” demişti. Annem bile laikliğin dinsizlik olmadığını anlamıştı. Herkes öyle rahattı ki, isteyen dininin kurallarını yapıyor, onu ne kimseye gösterip öğünme veya yararlanma aracı olarak kullanıyor, ne de yapmayana karışıyordu. Ramazanda isteyen yiyip içiyor, isteyen orucunu tutuyordu. Oruç tutanlar, tutmayanlara, “Yiyorsunuz!”, diye kafa tutmuyordu. Annem, yalnız ramazan değil üç aylarda da oruç tutardı; ama bir gün olsun bize, “Neden karşımda yiyip içiyorsunuz!” dememiştir. Ona göre asıl günah öyle söylemekti. Birlikte çalıştığımız rahmetli arkadaşım Hatice Kızılyay, çalıştığı sürece dini kurallarını yaptı; ama kimseye yaptığını bildirmedi ve bir kez olsun bana da “Sen neye yapmıyorsun!” demedi. Üstelik o, çok kısıtlı yaşayarak azıcık maaşından artırdığı üç beş kuruşun zekâtını bile verirdi. Şimdiki dindar geçinenler, milyarları aşan paraları ve kilolarca altınlarının zekâtını vermeye kalksalar, kim bilir ne kadar fakir insanımızın evi olur, karnı doyardı!
Burada bir anımı yazmadan geçemeyeceğim : Refah partisi zamanında Gönen’de Refah Partisi’nin belediye başkanı adayı çok kuvvetli, diyorlardı. Ona karşılık başka partinin adayı seçimi kazanmıştı. O günlerde ben Gönen’de banyolarda idim. Orada satıcı kadınlardan birine: “Ne yaptınız siz, niçin öteki partiyi kazandırdınız.” diye sitemli konuşunca, “Bırak Allah aşkına; bugüne kadar bizim dinimize karışan mı vardı, camiler mi kapalı idi, nereden çıktı bunlar!” demez mi! Başı örtülü bir hanımdı. Sarıldım, yanaklarından öptüm. İşte laiklik dindar bir kadınımızın ağzından bugünün Cumhurbaşkanı’ndan çok daha açık anlatılmıştı.
Benim anladığım, memleketimizde laiklikle birlikte ılımlı İslamlık başlamıştı. Kimse kimsenin dinine inancına karışmıyor, insanlarımız dinli, dinsiz ayrılmıyordu. Allah herkesin kalbinde idi. Okuyan kızlar asla başlarını örtmeyi düşünmüyorlardı. İşin ilginç yanı daha ne kıyafet kanunu ne laiklik varken 1923, 1924, 1925 yıllarında çıkan okul resimlerinde hiçbir kızın başı örtülü değildi. 1980’lere kadar hiçbir kız da başımı örteceğim, demedi. Baş örtme, 1980 yılında kurucu Mecliste Mehmet Yamak adlı birinin, “İmam Hatip kızlarının başları örtülsün.” diye bir demeç vermesi ile başladı. Ben hemen kendisine, bizde bir rahibe sınıfı olmadığını ve laik devletin okullarına din kıyafeti ile girilemeyeceğini, yazdım. Ne yazık ki, ne eğitimcilerden ne siyasetçilerden ne de aydın geçinenlerden bana katılan olmadı; hatta, Ecevitler ve YÖK bile onaylar göründüler bu durumu. Hepsine kınayarak mektup gönderdim. Ondan cesaret alan Erbakan takımı, liselerde, üniversitelerde çalışkan ve fakir kızları bularak başlarını örtme koşulu ile aylığa bağladılar. Bu çocuklara da o zamanlar “Laik devletin okuluna din kıyafeti ile gelemezsin!” denmedi. Hatta, bazı aydın geçinenlerimiz onu demokrasiye ve hoşgörüye bağlamaya kalktılar. Sonunda bu örtü bir “baş bohçası” na, alınlarındaki şeritle de rahibe kılığına döndü. Etekler yerleri süpürecek kadar uzadı. Sonunda bu kıyafet bir parti ve dindarlık simgesi haline girdi. Bu kıyafette olanlar, erkeklerimiz tarafından “namuslu” olarak kabul edilmeye başladı. Kızlar iyi koca bulmak için kapanmaktan çekinmediler. Çünkü onlar dişleri, tırnaklarıyla uğraşıp almamışlardı özgürlüklerini. Köleliğe alışmışlardı. Erkekler vermişti hakları onlara, şimdi geri alıyorlardı. Ne yazık ki, gazeteci kadınlarımız bile kendilerini bekleyen sonuca aldırmadan onları savunmaya kalktı.
Şimdi ülkemiz ılımlı İslam mı oluyor bakalım...
Başı bohçalı hanımlar “dinli”, başı açık olanlar “dinsiz” (!) kabul ediliyor. Daha önce böyle bir ayrım yoktu. Lokantalarda bile namaz kılmak için yer aranıyor. Yemek yenecek yerlerin namaza ayrılması için zorlanıyor. Halbuki dinimizde kaza namazı var. Akşam evinde kılarsın namazını. Hayır, herkese göstermek gerek, başarı puanı almak için! Ramazanda lokantalar akşam yemekleri dışında açılmayacak. Okullara mescit isteniyor, küçük çocuklara zorla namaz kıldırılıyor ve anlamadıkları dualar ezberletiliyor. Ne kadın, ne de çocuk hakları var ortada. Allah da artık kalplerden sokağa indiriliyor. Dine sarılan erkekler, mayolu kadın resimlerinden bile etkileniyorlar. Diğer erkeklerin hissi yok mu acaba?
Askerlerimiz, vatanımızı korumak için düşmana karşı şehit oluyorlar. Ninelerimiz bu vatanı özgür yapmak için çocuklarını bile feda edip cepheye koştular. Şimdi ise laik devletin en başı Cumhurbaşkanının eşi olan hanım ülkesinin yararı adına, başına bağladığı bir eşarbı çıkarıp eşi gibi çağdaş bir kıyafete giremiyor. Neden, koca korkusu. Çünkü kocası onun başı yoluyla o mevkie geldiğine inanıyor. Halbuki seçimi kazanmanın; eşlerinin başından çok, oy için verilen paralar ve rüşvetlerle olduğunu hepimiz biliyoruz. Oysaki Kuran’da rüşvet vermek günahtır. Ayrıca Kadınların başlarını örtmesi ne İslam’ın şartı, ne de farzı. Kuran’da örtmeyenlere cehennem, örtenlere de cennet sözü yok. Ama şimdi yine para ile kızların, kadınların başları örttürülüyor. Bunun kimse farkında değil görünüyor. Bu paralar nereden geliyor, soran arayan yok. Erkek baskısı alıp başını gidiyor, zavallı aptal kadınlar para yüzünden kendilerini ve kızlarını yeniden köleliğe sürüklediklerini anlamıyorlar.
Uzun lafın kısası, biz laik devlet olarak tam ılımlı İslam’dık. O zaman da başörtüsü örten kadınlar vardı ama laik devletim kurumlarında okuyan çalışanların aklına örtünmek gelmiyordu. AKP iktidarıyla ülkemizden ılımlı İslam yok edilip koyu İslam getirilmek istenmektedir. Bunun en belirgin örneği de laik devletin en baş idarecileri kendileri en modern şekilde giyindikleri halde eşlerini sözde din! kıyafetinde resmi törenlere sokmaya çalışmaları. Bunu hoş görmeye çalışan gafillere, özellikle kadınlara kızıyor, acıyor, ülkem namına çok çok üzülüyorum.
Haydi hayırlısı...
Muazzez İlmiye Çığ
08.09.2007
Zaman
Zaman
Ne kaygansın ey zaman!
Akıp gidersin durmadan.
Ne başın var, ne sonun.
Ne rengin var ne şeklin.
Nesin sen, nesin sen ey zaman?
Tutmak mümkün değil seni,
Tutulamazsın, görülemezsin.
Nesin sen, nesin sen ey zaman?
Fırtına gibi yıkıp dökersin.
Ama fırtına değilsin.
Kimine yaşam verir,
Kimini yok edersin.
Bana gelince zaman:
Yüzüme çizsen de yılların izini,
Büksen de yine belimi dizimi,
Şunu bil ki, ey zaman!
Dokunamazsın sen,
Yaşam dolu gönlüme hiçbir an!
Muazzez İlmiye Çığ
Kalıcı BağlantıSümer Dili ile Türk Dili Karşılaştırması
Bodrum: “Tarihten Bir Kesit Etrüskler” Kongresi için.
Sümer Dili ile Türk Dili karşılaştırmaları.
27.05.2007
Sümerliler Bundan 6000 yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arası olan Mezopotamya’nın güneyine gelip yerleşmiş, orada büyük bir uygarlık kurarak en az 2000 yıl varlıklarını korumuşlardır. Onların uygarlıklarının en önemli olayı dillerine göre bir yazı icat etmeleri, okullar kurarak, kil üzerine yazarak o yazıyı geliştirip her istediklerini yazabilmeleridir. Çiviyazısı adı verilen bu yazıyı ile gerek Sümerliler zamanında var olan, gerek daha sonra tarih sahnesine çıkan Orta Doğu milletleri de kendi dilleri için kullanmışlardır. 1800 yıllarının başlarından itibaren bu yazının ve dilinin çözülmesi çalışmaları başlamış, Nineve’de Asurbanipal kitaplığının bulunması ile yazının ve Asur dilinin 1855 yılında çözümü başarılmıştı. Okunan bazı Asurca metinlerin satır aralarında başka dilde yazılmış satırlar vardı. İlk olarak bu satırların İskit veya Turan dilinde yazılmış olacağını ve yazının onlar tarafından icat edildiğini, Çiviyazılarını çözmeyi başaran Rowlinson ileriye sürmüştü. 1869 da Jule Oppert bu dile Sümerce adını verdi ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dillerine akraba olduğunu söyledi. 1874’de Francois Leonorment da dili Ural Altay dil grubuna koyuyor. Joseph Halévy ise bunlara tamamıyla karşı çıkarak bunun Sami Akadların özel bir amaçla uydurdukları dil, diye tutturuyor. Onun bu direnişine başkaları da katılıyor ve 50 yıl kadar bu sav sürüyor. Daha sonra güney Mezopotamya’da yapılan kazılarda çıkan bol miktardaki Sümer belgeleri üzerinde büyük bir gayretle çalışıldı sözlükleri, gramerleri yapılmaya başlandı. Bunlar üzerinde çalışanların hepsi batılı bilginlerdi. Onlar Türkçe bilmiyorlardı. Türkçe’nin etimolojik bir sözlüğü de yoktu. Yine de Fritz Hommel,[1] Diyakonov, İzakar Andereyas[2], İrene İskenderi[3] gibi bilim insanları Sümer dilini Fin, Kafkas, Uygur dillerine benzeterek bir hayli eş anlamlı Türk ve Sümer kelimelerini karşılaştırmışlardır.
Herhangi geniş bir çalışma yapmadan Sümer dilini Türk diline benzetenler A.Falkenstein[4], Hartmut Schmökel, ve S.N. Kramer[5] dir. Kramer hemen ekseri yazısında yeri geldikçe bunu tekrarlamıştır. Ölümümden iki ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan “Tarih Sümer’de Başlar” kitabını eline aldığı 28 Eylül 1990’da bana şöyle yazmıştı:
“Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya’ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya’nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak değildir”.
Sümeroloji Hocam Benno Landsberger de : “Sümer dili, hem dil bakımından, hem de, bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hala yaşayan dil Türk dilidir” diyor. Türkmen yazarları da Sümercenin daha çok Türkmen Türkçesine benzediğini ileri sürüyorlar[6].
Sümer dili ile Türk dilini karşılaştırmak o kadar kolay bir iş değil. Önce yazılı kaynak olarak bu gün için elimizde Orhun kitabeleri var. Arada 4000 yıla yakın bir zaman dilimi bulunuyor. Bu süre içinde Türkçe kuşkusuz bir çok değişikliklere uğradı. Diğer taraftan Sümerce kendisinden çok ayrı bir gruba ait olan Akad dili yoluyla çözüldü. Akadca da ı,o,ö,ü gibi sesli harfler ç, f, ğ, g gibi sessiz harfler yok. Sümerce işaretlerin birkaç tür
okunuşu var. Şöyle ki, somut bir kelimeyi anlatan resim yazısından çevrilmiş bir işaret, o resim ile ilgili soyut anlamları da taşıyor. Örneğin : Göğü ifade eden bir işaret hem gök, hem de tanrı anlamına geliyor. Ayrıca ayni işaretin hece okunuşu da var. Bu bakımdan okunuşlarda yanlışlar olabilir. Diğer taraftan Türkçenin en eski kelimelerini çeşitli Türk dillerindeki okunuşlarını bildiren tam etimolojik sözlük yok. Ayni şekilde DÖ. 3000 – 1850 yılları arasında yazılmış olan Sümer dilinin de bir etimolojik sözlüğü yok. Kuşkusuz bu süre içinde Sümer dili de bir hayli değişmiş olabilir. Karşılaştırmalar hiç de kolay değil. Sümer dili Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.
Karşılaştırmalardaki bütün bu zorluklara rağmen son yıllarda Azerbaycan’dan Prof. Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümer işaretlerine yeni okunuşlar da vererek çok eski Türk kelimeleriyle karşılaştırmalar yapmış ve onları “Sümerce kesin Türkçedir” adlı bir kitapta toplamıştır[7]. S.N.Kramer’de Sümercenin tam tercüme edilemediğini, ileride değişebileceğini söylüyor.
Yüksek Mühendis Selahi Diker yaşamının kırk yılında bütün dillerle Türk dilini karşılaştırmış ve sonunda bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu gösteren bir kitap yazmış[8].
İran’dan Roshan Kheyavi yazmaya başladığı bütün Ural-Altay dillerinin etimolojisini kapsayan sözlüğün ilk cildini yayımlamış. Bunda da başlangıç olmasına rağmen 101 kelime içinde 35 Sümer kelimesi Türkçe köküne bağlanıyor.[9]
Prof. Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, hem anlam hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş. O, bu tezini Amerika’da Türkolog ve Sümerologların olduğu kongrede sunmuş ve hemen hiç tartışma olmadan bu tez kabul edilmiş.[10] Ona göre Sümerliler ile Türkler arasında tarihsel bir ilişki bulunmasını, Türklerin en az 3500-4000 yıl önce Anadolu’nun doğu bölgesinde yerleşmiş olmalarına bağlıyor. Türk dili 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak bulunuyordu. İlk ana Türkçe ise 10.000 yıl eskiye gidiyor, diyor.
Türkmen olan Begmyrad Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık, efsaneler, yer adları ve dil yoluyla Türkmen kültürü ile karşılaştırmış, anlam ve fonetik bakımından Türkçe – Sümerce 295 kelimeyi eşleştirmiştir. Böylece, 5000 yıllık Sümer ve Türkmen bağlarını bir kitap halinde göstermiştir.[11]
Bazı bilim insanları, iki dil arasındaki benzer kelimeler için her yerde insan zekasının aynı sözü bulabileceğini, bunların bir tesadüfe bağlı olduğunu söylemişlerdir. Buna karşın ünlü dilci M. Swadesha, bilgisayar kullanarak “Eğer iki ayrı dilde fonetik ve mana bakımından benzeyen kelimeler, 100’den fazla ise bunların bağımsız olarak icad edilmiş olma ihtimali birkaç milyonda birdir. Aynı şekilde çift kelimelerde 7’den fazla olursa, o iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır.” diyor.[12]
Osman Nedim Tuna da; “En ideal şartlarda Sümerce ve Türkçede hem fonetik hem de anlam bakımından benzer bir çift kelimenin bulunması 25 milyonda birdir.” diyor. Buna göre; Sümerce ile fonetik ve anlamca benzer 10 kelimeyi bulmak İzmir’den Erzurum’a kadar olan mesafenin (
Diğer taraftan bazı bilim insanları da kelimelerin gelişi güzel karşılaştırmalarını doğru bulmuyor, ancak ayni konulardaki kelimelerin uyması gerektiğini söylüyor. Bunu 1975 yılında ilk uygulayan Olcas Süleyman. O, insan, tanrı ve tabiat ile ilgili fonetik ve anlamda ayni olan 60 Türkçe ve Sümerce kelimeyi bulmuş ve Rusça bir kitapta yayınlamış. Kitap rejim değişinceye kadar yasak kalmış. Şimdi Türkçesi de var.[14]
Son yıllarda bu çalışmalara Yüksek Mühendis Ünal Mutlu katıldı. O bir kubbe tamirini yaparken kubbe yapmasını ilk kimler icat etti merakına düşmüş ve araştırmaları onu Sümerlilere götürmüş. Sümerliler bütün kültürleri başlattığına göre bu kültürlere ait kelimelerin de onlarda başlaması gerek düşüncesiyle Sümer diline ait sözlük arıyor. Ancak internette 2500 kelimeyi kapsayan Sümerce İngilizce bir sözlük buluyor. Aslında Sümer dilinin tam anlamıyla henüz sözlüğü yapılmadı. Philadelphia Üniversite Müzesinde başlanan sözlük 2019 yılında tamamlanacakmış. Fakat elde olan malzeme ile yapılan çalışmalar var. Ünal Mutlu bunlardan yararlanarak, Kültür ve Sanat, Bilim, Siyaset, Mühendislik, Ticaret gibi 20 konuya ait Sümerce kelimeleri buluyor. Bunların çeşitli Türk dillerindeki karşılıklarını arıyor. Hatta daha ileri giderek batı dilleriyle, Etrüskçe ile karşılaştırıyor ve inanılması güç sonuçlar çıkarıyor[15].
Bunlardan başka D.Ö 2400 yıllarında yazılı çiviyazılı belgelerde Türk adları bulundu. Bunlar o tarihlerde Mezopotamya’ya akın eden ve orada 125 yıl kadar krallık sürdüren Gut/Kut Krallarının adları idi. Bunları 1937 yılında D.T.C.Fakültesinde Sümeroloji hocam Prof.B. Landsberger bir Türkolog ile yaptığı çalışmasında saptadı. Kut’ların Mezopotamya da kaldığı 125 yıl boyunca 12 kralları oluyor. Bunlardan dördünün adı kendi zamanlarına yazılan belgelerde, diğerleri de daha sonra yazılan kral listesinde. Bunlardan Yarla, Yarlagan adı Orhon kitabelerinde, İnkişi adı da Enkiş olarak Dede Korkut’ta bulunuyor.
Konumuzu toparlayacak olursak: Sümer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sümercenin Ural-Altay dillerine benzediği söylenmiş. Daha sonra ayni anlam ve fonetikte olan Sümerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmış. Bu yeterli görülmeyerek konulara göre karşılaştırma istenmiş. Son çalışmalarda bu da yapıldı ve Türk dili ile Sümerce arasında büyük bir yakınlık ortaya çıktı, hatta bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görüldü. Bilim insanları da Türk dilinin çok sağlam, kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul ediyorlar. Bunlara göre Sümer dilinin Türk dili veya o dilin bir dalı olduğunu, Türk dilinin de, Prof. Osman Nedim Tuna’nın öne sürdüğü gibi, on bin yıl önceye kadar gittiğini korkusuzca söyleyebiliriz. Bunlara ek olarak son yapılan arkeolojik buluntularda, yer adlarında, efsanelerde, destanlarda Orta Asya, özellikle Türkmenistan ile Sümerliler arasında pek çok benzerlikler, bağlantılar bulunmuştur. Sümerliler Mezopotamya’ya daha göç etmeden Türkmenistan’da tarım ve hayvancılığın başlamış olduğunu, Sümerlilerin en eski yazı işaretlerinden bazılarını içeren bir de yazı bulunduğunu öğreniyoruz[16] Bunların hepsini toplayınca Sümerlilerin Orta Asya’dan göç eden Türklerin bir kolu olabileceği savı hiçte yabana atılamaz.
Muazzez İlmiye Çığ
[1] Fritz Hommel, Ethnologie and Geographie des alten Orients, 1925 München , S.16-22.
[2] Zakar Andereyas, “Current Antropologie”, World Journal of the Science of Man, 1971 p. 212
[3] Irene Iskenderi, Der Tarikia Hazereha, S.215.
[4] A.Falkenstein, W. Von Soden, Sumerische und Akkadisch Hymnen und Gebete, s.7
[5] S.N.Kramer, Cradle of Civilization, P. 33
[6] Ödek Odekop, Sumer Hakda Kelam Ağız, 1990 Yaşlılık Jurnali, sayı 12 s. 30
Begmyrat Gerey, 5000 yıllık Sumer- Türkmen Bağları.
[7] Atakişi Celiloğlu Kasım, “Sumerce” kesin olarak Türk dilidir. İstanbul, 2001
[8] Selahi Diker,Anadolu’da on bin yıl, Türk dilinin beş bin yılı, Eski Kayıp Dillerin Çözümü, Töre Yayınları, 2000.
[9] Roshan . Kheyavi, Historical – Comparative Dictionary of Ural – Altaic Languages, Vol:1, Iran.Karaj.
[10] Osman Nedim Tuna, Sumer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi İle Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Ankara, 1990
[11] Begmyrad Gerey, 5000 Yıllık Sumer – Türkmen Bağları, IQ Kültür Sanat yayınları, 2001,
[12] Ord.Prof.Dr. Reha Oğuz Türkan, Kızılderililer ve Türkler, Bir Tarihin Bir Dramın Hikayesi, E yayınları, 1999, 2003, s.122-123
[13] Osman nedim Tuna, a.g.y.,s.38