Muazzez İlmiye Çığ

Zaman

12/10/2007 -Kategori: EDEBIYAT - MUZIK - KULTUR

Zaman

 

Ne kaygansın ey zaman!

Akıp gidersin durmadan.

Ne başın var, ne sonun.

Ne rengin var ne şeklin.

Nesin sen, nesin sen ey zaman?

Tutmak mümkün değil seni,

Tutulamazsın, görülemezsin.

Nesin sen, nesin sen ey zaman?

 

Fırtına gibi yıkıp dökersin.

Ama fırtına değilsin.

Kimine yaşam verir,

Kimini yok edersin.

 

Bana gelince zaman:

Yüzüme çizsen de yılların izini,

Büksen de yine belimi dizimi,

Şunu bil ki, ey zaman!

Dokunamazsın sen,

Yaşam dolu gönlüme hiçbir an!

 

Muazzez İlmiye Çığ

Kalıcı Bağlantı

Tebrikler Orhan Pamuk, fakat..

13/10/2006 -Kategori: EDEBIYAT - MUZIK - KULTUR

 

 

NOBEL  ÖDÜLÜ  JÜRİSİ' NE
10.10.2006

Sayın Bay,

 

Ben , Birinci Cihan Savaşının içinde doğan, bütün dünyanın bizi yok etmek   için uğraştığı Kurtuluş Savaşımızın en acı günlerini yaşayan, Mustafa Kemal Atatürk'ün  önderliği ile savaşı kazanarak  çağdaş bir devletin kurulmasınatanıklık etme mutluluğuna erişen, 92 yaşında, Sümer ve Hitit tarihleri üzerinde halka dönük kitaplar yazan bir kadınım.

Içimizden birinin Nobel ödülü alabilmesi beni  son derece mutlu eder. Çünkü özellikle bizim kuşak, ülkemiz icin yapılan  her şeyden kıskançlık değil, mutlu olmayı bilmiştir. Hele Orhan Pamuk gibi genç bir yazarımızın Nobel ödülü adayı olması ne büyük başarı. Ancak beni, daha doğrusu vatanını seven bütün yurttaşlarımı üzen şey, Nobel ödülü veren jurinin tutumu. Orhan Pamuk'un edebi yönünü belki biz sizin kadar takdir edemiyoruz. Çünkü büyük bir kesim kitaplarını beğenmiyor. Fakat haksız yere  ülkemizi suçlaması yüzünden onun el üzerinde tutulmasıdır bizi üzen..

O'nun soylediği gibi, düşünce özgürlüğü olmasaydı en son yazdığı "Kar" romanı yasaklanabilirdi. Çünkü gerçekleri anlatmıyordu. O'nu mahkemeye veren devlet değil, halkımızın sesini yansıtan bir hukuk kurumudur. Kitaplarında ve konuşmalarında ülkemiz ve bizi biz yapan ulu önderimiz Atatürk hakkında gerçeği yansıtmaması ve  bir Ermeni soykırımı yapıldığını söylemesi insanlarımızın sabrını taşırdı.
Aslında bu hareket tam bir demokrasi hareketi sayılmalı. Keşke bunları söylemeden bu ödül verilseydi O'na. Bizim için ne büyük bahtiyarlık olurdu. İlk kez bir insanımız dünyanin en büyük ödülünü  kalemi ile  kazandı, diye sevinecektik.

 

Şimdi görüyoruz ki, Insan haklarına son derece çok önem verdiğine güvendiğimiz bir ülkenin jurisi, hakikati aramadan, sormadan  bir şahsın kendi söylediklerine gözü kapalı inanması veya siyaset nedeniyle öyle istemesi  bizce büyük bir yanılgı.

Yazılarımın okunduğu umuduyla,

Saygılarımı sunarım.

 

Dr. Muazzez Ilmiye Çığ

Kalıcı Bağlantı

Felsefe, Bilim ve Müzikte Genç Türkler...

28/6/2006 -Kategori: EDEBIYAT - MUZIK - KULTUR

 

 

TATLI HABERLER

 

TV kanallarında, gazete sütunlarında genellikle insanın içini karartan, üzen haberlerle karşılaşıyor, hiç birini dinlemek, okumak istemiyorum. Bazen çok az da olsa beni sevindiren haberlerle karşılaşınca da birden mutlu oluveriyorum.

 

Beni mutlu eden haberler insanlarımızın, gençlerimizin başarıları; özellikle başarılarını  yurt dışında kanıtlamaları. Doğrusu bu tür olaylar beni çok gururlandırıyor. Bu gururlanma asla küçüklük duygusundan gelmiyor. O duygu ancak böyle bir başarıyı ülkemiz insanının elde edeceğine inanmayanlarda olur. Halbuki ben Atatürk’ten aldığım ilham ile, bizim insanımızın her konuda başarılı olacağına inanıyorum. Yeter ki onlara yol açılsın, o yolda yürümelerine yardımcı olunsun. Uzun lafın kısası asıl konuya gelelim.

 

Geçenlerde Sky Türk’te Sedef Kabaş’ın programında, Boğaziçi Üniversitesinde Efe Murat Bardakcıoğlu’nun Uluslararası Felsefe Yarışması’nda birinci olduğunu duyunca uçacaktım havalara. O kadar sevindim. 80 yıl önce felsefeden haberimiz mi vardı? Yunanla felsefeye başlayan Batı ile yarışmanın kolay olmayacağı açık. Nasıl sevinmem ve mutlu olmam? Hem gencimizi, hem ona yol gösteren sayın öğretmenini candan kutluyorum.

 

İkinci haber, Başkent Üniversitesi öğrencilerinin yaptıkları robotun yine uluslararası yarışmada birinci olması. Gençlerimiz projeler hazırlayarak ekip çalışmaları yaparak ortaya çıkarmışlar onu. Bunlar hep ülkemizde yeni denemeler. Bu gençler böyle devam ederlerse yepyeni icatlara imza koyacaklarından kuşkum yok. Belki de ileride enerjiyi depolamayı bulurlar da dünyaya dudak ısırtırlar diyorum. Neden olmasın? Onları yüreklendiren, her türlü desteği sağlayan hocalarını, Dekan ve Rektörlerini de gençlerle birlikte candan kutluyor, başarılarının devamını diliyorum.

 

Üçüncü habere gelince: O bir sanat başarısı. ATATÜRK’ün hayalleri hep geçekleşiyor. O açtı bize bu yolu. Sanatsız bir millet mi idik? Hayır. Sanatımız, sanat ruhumuz vardı ama o dar bir çerçeveye sıkışıp kalmıştı. Resim, heykel yapmak günahtı. Hatta müzik bile günah deniyordu bazı din çevrelerinde. Oysa ki, ezan, kuran okunması birer müzikti. Diğer taraftan tekkelerde okunan ilahiler birer müzik değil miydi?  Hele halk müziğimiz, tek sesli olmasına karşın son derce renkli bir müzikti.

 

Atatürk ilk resim heykel müzesi açtırarak bu konuda halkımızın gizli gizli yapmaya başladığı eserlerinin oralarda sergilenmesini sağladı. Laik devlette bu eserler günahtan, Ulemanın!  saldırısından kurtulmuştu. Ne yazık ki 70 yıl sonra İmam Hatip Okulları yoluyla sanatın içine tükürmek isteyen kimseler yetiştirildi. Ama onlar ne söylerse söylesinler yine sanat üste çıktı.

 

Müziğimizin de - renkli halk müziğinden yararlanılarak, çok sesli müzik yapılmasını önermişti Atatürk. O zamana kadar çok sesli müzik nedir, piyano ve diğer çalgılar nasıldır, bilmiyorduk. Bunun eğitimini yapması için Batıya yetenekli gençler gönderildi. Halkımızın kulağı alışsın da onların yaptığı müziği dinlesin diye radyoda batı müziği çalındı. Bunda, ünlü! yazarımız Orhan Pamuk’un söylediği gibi, bir gecede Bach’ı öğretmek değildi amaç. O günden bu yana Atatürk’ün istediği gibi gerek çalmalarıyla, gerek besteleriyle dış ülkelerde başarılar kazanan müzisyenlerimiz, kompozitörlerimiz oldu ve oluyor.

 

Bunlardan biri de geçen ay içinde  hem  kemanı, hem yaptığı   Elegie (mersiye) adlı eseriyle  Almanya, Stuttgart’da, Brenzhaus Kammerorkester’de   dinleyicileri büyüleyen Onur Ketsel’di.  Onur Ketsel’in ilk olarak seslendirildiği bu büyüleyici eserinin, Çaykovsky ve Joseph Haydn gibi büyük kompozitörlerin eserleriyle birlikte çalınması  ayrı bir değer taşıyordu. En ilginç yanı da orkestra şefinin bir alkış tufanı ile karşılanan, konseri sunarken yaptığı hoş bir espri idi:

 

“Çaykovsky çok uzakta, Rusya’da, hem yaşlı hem de yorgun,  ne yazık ki, gelemedi. Haydn'da yorgunmuş, belki parası da yoktu. Bizim orkestra da maalesef  parasız , o yüzden getirtemedik. Ama şimdi burada  onlar gibi kompozitor  birisi var, Onur Ketsel.”

 

Ne övünç verici bir takdim!!

 

Evet Onur Ketsel, sanatı değerlendirmede çok titiz olan yabancı bir ülkede, müziğinizin derinliğine olan övgülerle sonsuz alkışlar aldığınızı Atatürk görmeliydi şimdi, ne kadar mutlu olurdu.

 

Onun yerine o mutluluğu bizler yaşıyoruz. Sihirli kemanınızı ve çok derin anlam taşıyan bestenizi, ülkemizde de dinleyebilmemizin mümkün olması ve başarılarınızın devam etmesi en büyük dileğimiz...

 

Dr. Muazzez İlmiye Çığ

28 Haziran 2006

Kalıcı Bağlantı

Didim Günleri

23/7/2004 -Kategori: EDEBIYAT - MUZIK - KULTUR

 

DİDİM 1. SANAT, EDEBİYAT VE KİTAP GÜNLERİ

 

Didim, filozoflar kenti Milet ile Prienne, Herakleia, Karina gibi antik dünyanın önemli kentlerine komşu ve en önemlisi kehanet merkezi Apollon mabedini içinde saklayan, ayrıca doğal zenginlikleriyle bir turizm cenneti olan bir kasabamız. Bu yıl bunlara ilk olarak başlayan ve gelecek yıllarda da sürecek önemli bir kültür etkinliği katıldı. Bu, Didim Belediyesi / Akköy Kültür, Sanat, Eebiyat ve Turizm Geliştirme Derneği başkanı, Sayın Güven Pamukçu’nun önderliği ve Edebiyatcılar Derneğinin katkılarıyla oluştu.

 

Açılış, Saat 18.30 da Apollon Tapınağı’nın yeni düzenlenen “sella” denilen vaktiyle yalnız rahip ve kahinlerin girebildiği geniş alanda yapıldı. Doğrusu ben “bu sıcakta ne yapacağız” diye düşündüğümde ne kadar haksız olduğumu oraya gidince anlayabildim. Meğer o saatte burası etrafını çevreleyen 25 metre yükseklikteki duvarlarla gölgeleniyormuş. Ayrıca hafif esen rutubetsz bir rüzgar sıcağı duyurmadı bile.

 

Akköy kitaplığını Kuran Güven Pamukcu’nun güzel bir konuşmasıyla başlayan  toplantıda Edebiyatcılar Derneğı Başkanı Gökhan Cengizhan ve Belediye Başkanı Mümin Kamacı’nın konuşmalarından sonra, toplantının onur konuğu olan Yük.Müh.Mimar Sayın Cengiz Bektaş’ı her yönüyle tanıtan konuşmalar izledi. Bu değerli bilim ve sanat insanımızı ne kadar az tanıdığımı  düşünerek çok utandım doğrusu. Kıymetli şairlerimizin güzel ve anlamlı şiirlerini okumalarıyla kapandı o gün.

 

Ertesi sabah 9 da Didim’ e çok yakın olan Akköy’e, orada Sayın Güven Pamukçu’nun kurduğu kitaplığı görmeye gittik. İnanamadım gözlerime. Ben bir odadan oluşan küçük bir kitaplık göreceğiz, diye düşünmüştüm. Halbuki o, Kaynak Kitaplar Odası, Şair Şinasi Özden adı altında Yetişkinler Odası, Gazete-Arşiv Odası, Süreli Yayınlar Odası, Yabancı Dil Kitapları Odası, Sanat Galerisi birimlerinden oluşuyormuş. Kurulmaya üç yıl önce başlanan bu kitaplığın bu kadar zamanda nasıl oluşabildiğine şaşmadan edemiyor insan. Vaktiyle kumaş deposu olarak kullanılan, zamanla harap olmuş bir binada büyük bir özveri ve cesaretle bu işe girişmiş Güven Pamukçu. Kitapları toplamaya başladığı zaman damı da akıyormuş. O’nun bu özverisini değerlendiren “Anadolu Hayat Emeklilik A.Ş.” restore ettirerek 9 birimli bir kültür evine dönüştürülmesini sağlamış. Güven Pamukcu damdan akan sudan kurtulduk, diye konuşurken sevinci gözlerinden okunuyordu. Kitaplık ayni zamanda canlı imiş de. Köy çocukları okuldan çıkınca buraya gelerek derslerini çalışıyor, ayni zamanda kitap okuyorlarmış. Köylü de alışmış buraya gelmeye. Didim’den bile geliyorlarmış araştırma yapmaya. Güven Pamukçu ayni zamanda başkanı Gökhan Cengizhan olan Edebiyatcılar Derneğinin Genel Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalışmalarını Dernek adına yapıyor. Pamuukçu adresi köy, yani Akköy adlı bir Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi de çıkartıyor ve parasız dağıtıyormuş. Hep yardımlarla oluyor. Ben her zaman şunu söylerim: Bizim insanlarımız özveri ile bir çıkar beklemeden çalışan kimselere yardım etmekten hiç çekinmez. Eğer öyle olmasaydı Kurtuluş Savaşı’nı nasıl kazanırdık? Halkımız, Atatürk’ün canı pahasına büyük bir özveri ile memleketimizi düşman çizmesi altından kurtarmaya çalıştığını anlamış, kadını, erkeği, çoluğu çocuğu ve varıyla yokuyla yardıma koşmuştu.

 

Meğer bu ilk kurduğu kitaplık değilmiş Pamukçu’nun. “ Kapkırı köyü’nde Muzaffer İzgü ve Yuvaca köyü’nde Mevlüt Kaplan Köy Kitaplıkları”nı da kurmuş. Ona göre aydınlanma ancak köylerde başlamalı. Alttan yukarı doğru. Atatürk de öyle söylüyordu. O yüzden kurulmuştu Köy Enstitüleri ve

Halk Evleri. Ama ne yazık ki, aydınlıkmış gibi görünüp karanlık olan kafalar bizi şimdi enaz 50 yıl ileriye götürecek olan bu güzel kurumları kapatıp geriye çark ettirmeye çalıştılar. Tarih onları asla affetmeyecektir.

 

Ilk kez bu köylerde Edebiyatcılar Derneği adına, yaz günleri köy meydanlarında film gösterileri , bahar şenlikleri  yapılmış. Akköy’de sokak adlarına edebiyatcılardan bazılarının adları verilmiş.

 

Toplantılar akşamları saat 20 de başladı. Bir akşam ödüller almış şairlerimiz, kendi ağızlarıyla şiirlerini  bizlere de tattırdılar. Panellerde Kent ve Kültür, Sokak ve Şiir, Sanat ve Edebiyatın Yeni Dünya Düzenindeki Yeri, Kültürel Etkinliklerin Kentleşmedeki Yeri ve Kültürel Oluşumların Turizm Açısından Önemi” gibi konuşmalar yer aldı. Son gece 2001 yılında Didim’de yaşamını yitiren Levent Ağralı’yı anma töreni yapıldı, değerli çalışmaları anlatıldı. İlk olduğu için herhalde panellerde dinleyici oldukça azdı. Gelecek yıllar daha hareketli olacağı ümit ediliyor.

 

Bu toplantıya büyük bir renk katan Bilim ve Sanat Kitabevi oldu. O da kitapları halkın ayağına getirerek tanıtmak amacıyla ve büyük bir özveri ile bir Tır dolusu kitabı, belediyenin tahsis ettiği deniz kenerındaki yerde, tam bir kitapcı dükkanı görüntüsü ile sergiledi. Yazarlardan bir grup her gün saat 16.30 dan toplantı saatine kadar kitap imzaladı. Orada bulunduğum sürece halkımızın hiç de kitaba ilgisiz olmadığını gördüm ve çok mutlu oldum. Biz yeni harflerle yazıya başlayıncaya kadar okuma bilmeyen, kitapsız bir toplumduk. Tarihe göre çok kısa sayılacak o günden bu yana ,  çeşitli engellere rağmen, bu seviyeye gelmemiz hiç de küçümsenecek gibi değil. Kendi kitaplarımda da bunu fark ettim. Yüzbinlerce satılmıyor ama gelen mektuplar ve telefonlara göre her düzeyde ve ülkemizin her tarafındaki, hatta yurtdışındaki vatandaşlarımızın ilgi ile “ okuduğunu anlıyor, insanımız artık okuyor, okuduğunu değerlendiriyor “, diye bir devrimi başından bu güne kadar izleyen ben son derece mutlu oluyorum. Bu mutluluğu herkesin duyumsamasını da istiyorum.

 

Sözlerimi bitirmeden önce (belirtmek isterim ki ) Didim Belediyesi’nin, dolayısıyla Başkanı Mümin Kamacı’nın bu Kültür Topluluğuna olan yakın ilgisi ve misafirperverliği son derece öğülmeye değer. Didim otelleri ve lokantalarının da bu topuluğa gösterdikleri misafirperverliği belirtmemiz gerek. Yerel yönetimlerin böyle eylemlere gönül vermesi ve yardım etmesinin halkımızın aydınlanmasına büyük katkısı olacaktır. Kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır. Ayrıca bu toplantıda beni de araların kabul eden Gökhan Cengizhan ve Güven Pamukçu’ya, benimle devamlı meşgul olan oğlu sevgili Olay Pamukçu’ya ve bu toplantıya katılmamı öneren Bilim ve Sanat Evi sahibi Sayın Mehmet Öz’e candan teşekkür ederim.

 

Son olarak toplantıyı takip eden üç gün Didim’da kalmak zorunda idim . O günlerde de Tuntaş Oteli beni misafir kabul etti, sahipleri Nazım ve Nalan Tuntaş’a teşekkürlerimi sunarım.

 

Muazzez İlmiye Çığ

23.07.2004

 

Kalıcı Bağlantı