Muazzez İlmiye Çığ

Kumkumoğlu'na mektup

23/1/2007 -Kategori: GUNCEL - MEKTUP

 

 

Sayın

Ali Kemal Kumkumoğlu

CHP İstanbul Milletvekili

Büyük Millet Meclisi

 

23.1.2007

 

Sayın Ali Kemal Kumkumoğlu,

 

17 Ocak akşamı B Kanalında sizi dinlerken bir hayli şaştım. Türban, başörtüsü diyerek  bunların kullanma alanlarının sanki ayrı ayrı imiş gibi göstermeye çalıştınız ve ne söylemek istediğiniz anlaşılmadı. Aslında her ikisi de bir din kıyafeti olduğundan onlarla LAİK  Devletimizin kurumlarına girilemez. Buna söylenecek en kestirme söz bu olmalıydı. Bunu sizin gibi bir Halk Partisi Vekilinin bilmemesi olanaksız. İşin ilginç olanı daha 1923 yılından 1926 yılına kadar kıyafet kanunu ve laiklik ortada yok iken benim okuduğum okullarda kızların başlarını örtmedikleri fotoğraflarla kanıtlanıyor. Türban dediğiniz de, türban değil, başbohçası. Türban vaktiyle moda olmuş ve ben de yapmıştım, ama o zaman saçlar görünüyordu. Şimdi o yalnız din değil, bir de siyaset simgesi oldu. 1980’lerin içinde dinci geçinen bir gurup tarafından okullardaki çalışkan ve fakir kızlar aylığa bağlanarak başları örttürülmeye başlanmıştı. O zaman hiçbir parti, siyaset insanı  buna karşı çıkmamıştı. Bu yüzden aldı yürüdü ve bugünlerin en önemli siyasal olayı haline geldi.

 

Saygılarımla.

 

Muazzez İlmiye Çığ

Kalıcı Bağlantı

Ege Üniversitesi-M. Çığ'a destek mektubu

31/10/2006 -Kategori: GUNCEL - MEKTUP

 

İzmir, 31. 10. 2006

 

Sayın Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ,

 

Zamanımızdan 5000 yıl önce, büyük bir uygarlık yaratan Sümerlerden kalan çivi yazılı belgeleri okuyarak, insanlık tarihinin önemli bir dönemini aydınlattığınız, belgeleri yayımlayarak ve aydınlatıcı onlarca kitap yazarak toplumu bilgilendirdiğiniz için öncelikle teşekkürlerimizi ve saygılarımızı sunarız. Son olarak, ‘Vatandaşlık Tepkilerim’ konulu kitabınızda ifade ettiğiniz tepkileriniz ve özgür düşünceleriniz nedeniyle, hakkınızda dava açılmış olması, bizleri son derece üzmüş ve tehlikenin boyutları konusunda duyduğumuz endişeleri arttırmıştır.

 

Her şeye karşın yarınki duruşmanızda; sağduyunun üstün geleceğine, çağdaş uygarlık ve yaratıcılığın temeli olan bilimselliğin ve düşünce özgürlüğünün vazgeçilemez değerler olduğunun ifade edileceğine ve bir bilim insanının, tarihi gerçekleri açıkladığı ve vatandaşlık haklarını kullandığı için suçlanamayacağına ilişkin karar alınacağına inanmaktayız.

 

Varlığınızdan onur duyduğumuzu belirtir, geçmiş olsun dileklerimizi ve sonsuz saygılarımızı sunarız.

 

Ege Üniversitesi Öğretim Üyeleri Ve Elemanları Derneği

Üyeler adına;

Başkan

Prof. Dr. Necla Nişli

 

Kalıcı Bağlantı

IMF ile Türkiye evliliği

25/7/2006 -Kategori: GUNCEL - MEKTUP

 

 

IMF  İLE DÜĞÜN

 

Bir kaç gün önce Hürriyet gazetesinde,  bir AKP Belediye Başkanının çocuğunun sünnet düğünü ve o düğünde toplanıp kutularla taşınan altınlar yazılıyordu. Bunu okuyunca bizim Başbakanın çocuğunun düğününde gelen altınları hatırladım.Alman Başbakanına aldığı maaşın yetmediğinden yakınan Başbakana bu altınlar büyük bir sermaye geliştirmiş olmalı ki, şimdi kazancı milyarlarla ölçülmeye başladı.

 

Bunları düşünürken aklıma bir fikir geldi: IMF’yi Türkiye, dolayısıyla şimdiki hükümetle evlendirelim. Bu düğünde büyük bir sandık konulsun IMF için. Anahtarı da onun adamı ile bizden yansız ve namusu kanıtlanmış birine verilsin. IMF’ye bütün  Türkiye insanı borçlu. Bu borçlar için hepimiz eşit faiz ödüyoruz. Bu borçlardan kurtulmamız için  gelin olan IMF’ye herkes elinden gelen altını, takıyı versin.IMF’den alınan borçlardan dost, ahbap yoluyla kredi, yardım, destek alarak işlerini büyütüp zengin olanlar, sıra sıra villa yaptıranlar, para üstüne para, altın üstüne altın koyanlar, özellikle ülkeyi idare edenler kazandıkları altınları, başbakanın düğünündeki cömertliği göstererek, koysunlar sandığa.  Onlar koyunca halkımız da elinden geleni verir. Böylece  borçlarımızı, bir daha borçlanmamak üzere ödeyelim.

 

Borcumuz olmadığı için hiçbir millet bize şunu yap, bunu yapma diye emir vermez, kafa tutamaz. Borç için verdiğimiz faizler bize kalır. O faizlerle altın, bor, petrol gibi madenlerimizi istediğimiz gibi çıkarır, tarımımızı istediğimiz şekilde yönetiriz. Hem  işsizlerimiz iş bulur, hem yoksulluktan kurtuluruz.Yoksulluk bitince de bir taraftan insanlarımız Allah’tan yardım ummaktan, O’na sığınmaktan, O’nu rahatsız etmekten  vazgeçer. Diğer taraftan dışarıdan para  alıp memleketimizi manen ve maddeten yok etmeye çalışanlar da ortadan kalkmak zorunda kalır.

 

Ne dersiniz, olur mu? Evet Kuvva-i Milliye ruhu canlanırsa olur. Bana kalırsa halkımızın elindeki altınlarla birkaç IMF borcu ödeyebiliriz. Ama sonunda bir karış toprağa gireceğini, fakir fukaranın hakkını düşünmeden, Allah’ın adına sığınıp mal üzerine mal, altın üzerine altın koyup ülkeyi soyanlarda, kilolarca altınları varken borcunu ödemeyip haysiyetini hapis cezasına yeğleyenlerde bu ruhu nasıl bulacağız? Başta onlar ‘Ya Allah’ diye sandığa atmaya başlamalı ki arkadan halk da onlara katılsın.                    

 

Muazzez İlmiye Çığ,

25 Temmuz 2006

Kalıcı Bağlantı

Yurtsever Hareketi

16/3/2006 -Kategori: GUNCEL - MEKTUP

 

 

YURTSEVER HAREKETİ’Nİ BAŞLATAN ARKADAŞLARA

 Faks: 0212 227 34 65, 662 74 54

 

Sizi böyle bir harekete başladığınız için candan kutlarım. Demokrasi bu.

 

Askerlerden yardım isteyenlere çok kızıyorum. Bundan sonra yurt problemleri, demokrat ülkelerdeki gibi halk hareketiyle çözülür. Yalnız bunu sulandırmamak gerek. Henüz bu gibi hareketlere alışamadığımız için hemen sen, ben davasını başlatıyoruz. Herkes bir üstün olma hırsına giriyor. Zaten bu yüzden bu hale gelmedik mi? Parti başkanları “benden üstün Allah” sloganıyla yerlerine yapıştılar. Öte taraftan da parti kurarak kendisini yüze çıkarmak, devlet kesesinden,daha doğrusu bizim kesemizden para yemek isteyenler doldurdu ortalığı.

 

Bu hareketi başlatırken nasıl bir plan hazırladınız? Bir çok değişik düşüncede olan insanlarımızı nasıl  bir araya toplayacaksınız? Eğer plansız programsız yola çıktınızsa korkarım  yarı yolda kalabilirsiniz. Bana kalsa oturduğunuz yerde imza toplamak, gelin bize katılın demekle olmaz bu iş. Atatürk’ün yaptığı gibi köy köy, kasaba kasaba gezerek insanlarımıza neler olduğunu, neler yapmamız gerektiğini anlatmalı. Bütün aydınlar, yazarlar, gazeteciler, emekli öğretmenler ülkemizi bir bir dolaşmalı. Halkımızı uyarmalı. Bizi bu hale getiren Kuran kursları ve İmam Hatip okulları ve onlara göz yuman bütün partiler. Onlar devam ettiği müddetçe yara gittikçe büyümektedir. Önce devlet idaresinin İmam Hatiplilerden kurtarılması, sonra da bu zararlı kurumların çaresine bakılması gerek.

 

Bunlar devrimimizin son  çıbanları. Ben 1933 yılında öğretmen olarak “biz çok büyük bir milletiz, Fransa’nın 100 yılda yaptığı devrimi biz 10 yılda başardık” diye son derece mutlu idim. Ama uzun yaşayınca bu devrimin henüz içinde olduğumuzu görüyorum. Bugüne kadar oldukça önemli badireler atlattık. Şimdi  devrimin son devresindeyiz. Yukarıda sözünü ettiğim iki problem kaldı. Onları da atlatırsak devrimiz tamamlanmış olacak.Onu da siz gençlerin çabalarıyla sona erdirileceğine inanıyorum. Ülkemiz 80 yıl öncesine göre inanılmayacak kadar gelişti. Bilimden sanattan haberi olmayan insanlarımız arasından dünya çapında insanlarımız çıktı. Çarşaf içinden çıkıp her alanda büyük başarılara ulaşan kadınlarımız var. Çok aydın gençlerimiz yetişti ve yetişiyor. Artık geriye dönülmez. Onun bir örneği sizlersiniz. Hepinizi candan kutlar, başaracağınızdan emin olarak saygı ve sevgi ile sizleri selamlarım.

 

Muazzez İlmiye Çığ

 

Not: Birkaç satırla sizinle beraber olduğumu bildirmek istemiştim, koca bir mektup oldu. Yaşlılık gevezeliği, hoş göreceğinizi umarım.

Kalıcı Bağlantı

Bodrum'da Sözde Ermeni Soykırımı Sempozyumu

24/11/2005 -Kategori: GUNCEL - MEKTUP

 

 BİR GÜZELİMİZİN BAŞARILARI

 

O, Avrupa güzellik kraliçeliğini  kazandığı halde,  onun getireceği  yararlara “ben devletimi temsil ettim, ondan yarar sağlayamam” diye sırtını çevirmiş ve yıllarca gösterişsiz ve çok saygın  bir hayat sürmüş ve sürmektedir. Herhalde 1954 yılı Avrupa güzellik kraliçeliğini kazanan Sayın Günseli Başar’dan söz ettiğimi anlamışsınızdır. Bodrum’da oturan Günseli Başar’ın son yıllarda en büyük merakı, nerede olursa olsun Türk kültürü  üzerine çalışanları bir araya getirmek , onlar için kokteylli konferanslar  organize etmek. Kokteyl malzemelerinin bir kısmını kendi eliyle hazırlıyor, bir kısmını, kazandığı saygınlığı dolayısıyla çeşitli kurumlar ona seve seve veriyor. Onun yeni atılımı da Bodrum’da Ermeni Soykırımı iddialarına karşı bir sempozyum hazırlaması. Buna neden de Bodrum’da bulunan pek çok yabancıyı uyarmak.Önce bunu bir dernekle yapacaktı. Olmayınca Bodrum Ticaret Odası, Belediye ve Kaymakamlık hemen ona yardıma koştu. Oteller katılımcılara odalarını, Marmara Koleji hem mutfağını, hem de her zaman olduğu gibi konferans salonunu açtı. Sempozyum 3-4 Aralıkta 2 gün ve 18 çok değerli konuşmacılarla yapılacak.

 

Sayın Günseli Başar’ı  bu önemli atılımı için candan kutlar, konuşmacılarla birlikte başarılar dileriz.

 

Muazzez İlmiye Çığ

24.11.2005

  

Not: Sayın Günseli Başar’ın bu uğraşıları, üniversiteyi bitirip çalışmayan ve  masa başında kağıt oynayarak vakit öldüren hanımlarımıza örnek olması dileğiyle.

 

Kalıcı Bağlantı

Malatyalı gençlere mektup..

22/6/2005 -Kategori: GUNCEL - MEKTUP

 

MALATYA İÇİN

 

Pek sevgili gençler,

 

Sayın Prof. Şengül Hablemitoğlu Malatya’dan dönünce ben de Ankara’da idim. Atatürk heyecanıyla çoşkulu olan sizleri, yaptıklarınızı ve sizlere önayak olup bütün kalbiyle ve gücü ile destek olan değerli Rektörünüzü, okulunuzu ve kütüphanenizi uzun  uzun anlattı. Çıkardığınız Yerleşkem” dergisinden birini de bana verdi. Bunları duymak, yazdıklarınızı okumak beni nasıl  mutlu etti,  nasıl sevindirdi bilemezsiniz. Ülkemizin sizin gibi gençlere ihtiyacı var ve yetişiyorsunuz da çok şükür. Son yıllarda  siyasetle, ekonomi ile ilgilenen, bütün sanat dallarında büyük başarılar gösteren gençlerimizi görüyor, TV de izliyor ve “..işte ne yapmasını bilen düşünen, okuyan gençlerimiz çok artık” diye son derece  seviniyorum. Devrimimizi başarı ile tamamlayacak şuurlu, bilgili bir gençlik ordusu geliyor, Aziz Atatürk’ün devrimlerini emanet ettiği, güvendiği gençlik.

 

!933 yılında ben bir ilkokul öğretmeni idim. Cumhuriyetimiz onuncu yılı. “Fransa’nın 100 yılda yaptığı devrimi biz 10 yılda  tamamladık” diye son derece mutlu idik. Üstelik bizim devrimimiz onlardan çok daha kapsamlıydı. Ülkemizin hemen her tarafına dolmuş olan düşmanlar topraklarımızdan atılmış, yıkılan koca bir Osmanlı İmparatorluğun yerine, Cumhuriyet kurulmuştu. Padişah kaçmış, fakat ortada bir halifelik vardı.Meclisin büyük bir kısmı onun kaldırılmasını aklına bile getiremiyordu. O kurum ise yapılacak bütün  reformlara tam anlamıyla ayak bağı idi.

 

Atatürk’ün keskin zekası, insanları yönetmekteki üstün yeteneği ile kısa zamanda Halifelik kaldırıldı. Hemen arkasından ‘biri ileriye biri geriye dönük iki türlü eğitim yapılmaz’ diye medreselere son verildi. Halbuki 1921 de Milli Eğitim Bakanı olan kimsenin ilk işi 400 medrese açmak olmuştu. Bundan sonra yazımız, kıyafetlerimiz, kanunlarımız, takvimimiz, ölçülerimiz  değişiverdi. Dinde laiklik getirildi. kadınlara verilen  haklar da  ne kadar önemliydi. Aslında bu sayılanların hepsi ayrı ayrı birer devrimdi. Bunlar o zamanki insanımız için akıl almayacak kadar büyük işlerdi. Bugün bile bunları kafalarına sindiremeyenler pek çok. Fakat Atatürk halkımızın yeniliğe karşı olan eğilimini çok iyi anlamış, o yüzden şehir şehir gezerek, önce halkımıza anlatmıştı yapacaklarını. Onun için “ bize karşı çıkan  etrafımızdan olur, halkımızdan çıkmaz” demişti. Doğru  idi. Onu öldürmeye kalkan, onun yaptıklarını bozan ve bozmaya çalışanlar  en yakın arkadaşları olmuştu. halktan kimse düşünmedi bunu.

 

Uzun yaşayınca görüyorum ki devrim sürüyor. Bugüne kadar birçok badireler atlattık. Aydın geçinenlerden bir kısmı “komonistlik”, bir kısmı Turancılık, bir kısmı da şeriat diye tutturdu. Nedense akıllarına gelmedi Atatürk’ün söyledikleri. Sonra da yanlış düşünmüşüz, diyenler çıktı, ama pek çok gencimiz de onların kurbanı oldu. Bugün hepsi bitti sayılır. Artık devrimimizin  20 yıllık son bölümüne geldik.

 

Şimdiki hükümet dinci olarak ortaya çıktı, fakat “şeriat” demiyorlar. AB ye şeriat, yani din yasalarıyla girilemez, biliyorlar. Bunların dinciliği kadınlarının başlarını bohçalamaktan ve halkı uyutmak için dine düşürmeye çalışmaktan ibaret. Gerisi gösteriş ve kendilerine en kısa yoldan yarar sağlamak. Onların ortaya çıkmasına, bugüne kadar gelip geçen bütün partiler, üniversiteler, gazeteciler ve sivil kuruluşlar  yardım etti. Atatürk’ün söylediği gibi  ilk önce onun laiklik devrimine baltayı vuranlar  Demokrat Partiyi kuran onun en yakınları idi. Onlara ayni kafada olan bazı Halk Partililer de katıldı. Halkımızın bir an önce uyanmasını ve aydınlanmasını sağlamakta olan Köy Enstitülerini ve halk evlerini  kapatarak onların yerine halkı uyutup, istedikleri gibi atlarını oynatmak için  Kuran kurslarını ve İmam Hatip okullarını açtılar. Herkesin büyük bir zevkle dinlediği Türkçe ezanı Arapça’ya döndürdüler.  Ondan sonra gelen partiler de  bunlara aldırmadı ve çoğalmalarını körüklediler. Kuran kurslarında ve İmam Hatip Okullarında başları örttürülmeye başlanan kızlarımıza daha sonra  dinci geçinenler liselerdeki çalışkan kızlara para ile baş örttürdüler. Bunlara “laik devletin kurumlarında ve okullarından din kıyafeti ile gezilmez” diyen olmadı. Sözde aydın olanlar da bir kısmı “hoşgörü” bir kısmı “demokrasi” diyerek ortalığı karıştırdı. Diğer taraftan  Parti başkanları da koltuklarını kaybetmek korkusu ile  dağın arkasını değil , ayaklarının ucundakini göremeyip  AKP’nin başa geçmesine neden oldular. Şimdi devrimimizin son bölümündeyiz. Bundan sonra devrimi tamamlamak için  kanımca, kuran kurslarının kapanmasını, İmam Hatip okullarının en aza indirilmesini, kızların buraya alınmamasını , ezanın yine Türkçe okunmasını sağlayacak, laikliğin dinsizlik olmadığına inanacak ve anlatacak, denk bir bütçe ile halkımıza iş yolları açacak, en önemlisi devrimimizin başındaki ‘Özgür Türkiye Cumhuriyeti’’ne kavuşturacak bir veya  iki partiye ihtiyacımız var. Onları da sizler yapacaksınız. Bizler devrimi başlattık, sizler yüz akı ile onu sona erdireceksiniz.

 

Başaracağınıza  bütün kalbimle inanıyorum.

 

Candan sevgilerimle.

 

Dr.Muazzez İlmiye Çığ

 

22.6.2005

 

 Buna yanıt gelmedi bir hayli üzüldüm.

 

Kalıcı Bağlantı

Demirel'e mektup

15/6/2005 -Kategori: GUNCEL - MEKTUP

 

15.6.2005

 TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ

DOKUZUNCU CUMHURBAŞKANI

ÇOK SAYIN BABA

SÜLEYMAN DEMİREL BÜYÜĞÜMÜZE,

 

Sayın 9. Cumhur Başkanımız,

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ı, dolayısıyla O’nun gibi olan diğer Bakanların eşlerini de ilgilendiren demeciniz doğrusu hepimizi şaşırttı.

 

Abdülhamit kadar uzun bir süre devlet idare etmiş olan sizin, Anayasamızı, en azından kıyafet kanunumuzu ve AKP’lilerin de  “bir inancı değil”, o .inancı kadınların kıyafeti ile siyasetlerine alet ettiklerini,  bilmemenize olanak yok.

 

Peki nasıl oluyor da “LAİK DEVLETİN KURUMLARINA DİN KIYAFETİ İLE GİRİLEMEZ” diye bütün ağırlığınızı koyacağınız  yerde  onları onaylayıp bir de yol gösteriyorsunuz?

 

 Bir türlü bunun açıklamasını yapamadık. Bazıları ‘..galiba HALİFELİK umut ediyor’, diyor, bazıları da yeğenleri hapisten kurtuldu (diyor).

 

 Sizin böyle şeylere asla tenezzül etmeyeceğinizi biliyoruz. Belki bir gaflet oldu. Size Muazzez İlmiye Çığ’ın Cumhuriyet gazetesinde çıkan ve Türban (bohça baş) hakkında çok açıklayıcı bir yazısını sunuyoruz,  belki işinize yarar.

 

Size ortalığı karıştırmayan uzun ömürler diler, saygılarımızı sunarız.

 

Laik Devletimizin Koruyucularından..

 

Kalıcı Bağlantı

Anayasa Mahkemesi Başkanına Mektup

6/5/2005 -Kategori: GUNCEL - MEKTUP

 

 

TüRBAN

 

Bu türban konusu başımıza büyük bir dert.

 

Bugünkü hükümet ile ayni doğrultuda düşünen,1995 de Başbakan olan Necmettin Erbakan’ın “..kadının yeri evinde oturup çocuk doğurmak, kocasına destek olmak..” dediğine göre yeni hükümetin bayan eşleri de ya kocalarının baskısına baş kaldırıp eşleri gibi çağdaş bir kıyafete girerek rahatlıkla protokolda yerlerini alırlar veya üstatlarının söylediği gibi evde oturup kocalarına destek olurlar. AB ye girmeye  çalışırken bir Başbakan eşi olarak o kıyafette görününce “bunlar bizden değil,” diye almak isterler mi? Zaten istemediklerinden  bazı ülkelerde özel kurumlar da bile başı kapalı kadın kabul etmiyorlar.

 

Bu türban meselesinin kökünden çözümü gerek. O da İmam Hatip Okullarına kızların girmesi yasaklanmalı, Kuran Kursları kökten kaldırılmalı. Kızlar buralara ailelerinin zoruyla veya başka okula müsaade etmedikleri için giriyorlar. Oralara başları örttürülerek alışan kızlar ailelerinin ve mahallenin baskısı ile açamıyorlar başlarını. Sonra da yüksek okullarda okuyacağız, diye tutturuyorlar. Hakları da var. Fakat Laik devletin kurumlarına din kıyafeti ile girilemez.

 

Diğer taraftan bu kızlar başlarını açmak isteseler bile babaları, öyle görmüş anneleri ve komşular bunlara karşı çıkıyor ve etrafın baskısı ile bu kızların kendi isteklerine göre davranamayarak insanlık ve çocukluk hakları ellerinden alınmış oluyor.

 

Bunlardan bazıları da “ben öyle istiyorum’, diyor. Onlar, Psikolojide ''Stokholm Sendromu'', bizde de “şartlanmış” olarak tanımlanan insanlara zorla yaptırılan bir şeyi kendisi istiyormuş hissine kapılma  hastalığına tutulmuş olanlar. Çünkü neden bir kadın kendini rahat gezmemek, geleceğini bir bez parçası yüzünden engellemek için  kapasın?  


          

Sayın Mustafa Bumin

Anayasa Mahkemesi Başkanı                                                                                      6.5.2005

Ankara

 

Sayın Beyefendi,

 

Son demeciniz çok gerekli bir konuşma idi. Ne yazık ki bu olaylar bugün başlamadı. Söylediklerinizi yıllar önce önlemek için hiç bir Cumhuriyet Kuruluşu ve Partiler aldırış etmedi. Atatürk: “..İrtica saltanatını bir ülkenin eğitim kurumlarını ele geçirerek kurar, sonra da kökleşir kalır. Okullarda beyinleri yıkanan genç kuşaklar, yönetimde görev aldıkları zaman, ülke çıkarlarının değil, şeriatın sözcüleri olacaklardır..” demiş. Görüyoruz şimdi. 1946 yılından itibaren pıtrak gibi açılmaya başlayan Kuran kursları ve Kuran okulları,  İmam Hatip Okulları, dinimizde rahibe sınıfı olamadığı halde buraya kabul edilen kızlar, daha sonra bu kızların başlarının örttürülmesi, ve şeriatı savunan birileri tarafından liselerde çalışkan ve fakir olan kızların para ile başlarının örttürülmesi, bu kızlar üniversiteye girmek isterken bunu kimi aydınların hoşgörü, kimilerinin  demokrasi diye savunması, buna karşılık devleti idare edenlerin, ’’Laik devletin okullarına ve kurumlarına din kıyafeti ile girilemez’’ diyememesi, ülkeyi şimdi tehlikeli iki kutup haline getirdi.

 

Küçücük kızların başları örttürülerek aileleri tarafından zorla camilerde açılan kuran kurslarına gönderiliyor, sonra da yüzlerce fakir kızı yatılı olarak bakan Kuran okullarına. Bir kısım kızlar da ailelerinde bulamadıkları konforu orada gördüklerinden, ailelerinden kaçmak için bu yatılı okullara giriyorlar. Buralarda da çocuklara devlete karşı, çağa karşı ne varsa öğretiliyor. Bunu daha iyi anlamak için  Hatice Akça’nın yazdığı “Söyleyeceklerim Var” adlı kitabı okumak gerek.

 

Çocuklarımıza, kızlarımıza uygulanan bu durum hem insan, hem çocuk haklarına tamamıyla karşı. Bugüne kadar olan oldu. Bugünden sonra bir an önce yapılacak şey:

 

İkili eğitim yasak olduğuna göre kuran kurslarının hemen sona erdirilmesi.

İmam Hatip okullarının çok aza indirilmesi, eğitimin sıkı kontrol altına alınması, Kuran’ın yalnız Türkçe’sinden okutturulması, oradan çıkanların ancak yüksek okul olarak İlahiyat Fakültesine girebilmesi ile bu işler önlenebilir.

 

Aksi halda çıban gittikçe büyüyecek ve ülke için hiç de hoş olmayan olaylara neden olacaktır. Şimdi bile hükümetle devlet kurumları karşı karşıya gelmiş durumda. Halk da ayni hale gelmek üzere. 1925 de çıkan kıyafet kanunu 80 yıl sonra hiçe sayılarak sokaklarda takkeli, sarıklı, şalvarlı, poturlu erkekler, çarşaflı kadınlar pervasızca dolaşmaktadır.

 

Valiler, kaymakamlar bunları ele almalı. TV kanallarında zorunlu olarak halka çağdaş eğitim programları yaptırmalı. Din konusunda Prof. Yaşar Nuri Öztürk’ün açıklamaları halkımız üzerinde çok olumlu etkiler yapmıştı. O’nun gibi  çağdaş din eğiticiler (tarafından) TV kanallarında, radyolarda ve camilerde Kuran’ın Arapça’sından okunmasının insana hiçbir yararı olmadığı, zamana uyan uymayan yanları anlatılır. Bizim halkımız iyilerin ne olduğunu  anlayan bir millet. Yeter ki doğru anlatılsın.

 

Atatürk yapacağı bütün devrimleri önce halka anlattı, onlara kabul ettirdi ve sonra uyguladı. O yüzden halk tarafından ona asla karşı çıkan olmadı. Camilerde Kuran güzel sesli hocalar tarafından Türkçe okunmaya başladığı zaman binlerce halkımız camilere koşmuştu. Gazeteler o zaman resimlerle gösterdiler bunları. Sonradan dini ortaya koyanlar Atatürk’ün  etrafındaki eski kafayı atamayan dalkavuklar ile ondan çıkar sağlamaya çalışanlar oldu.

 

Programlı, bilinçli bir gayretle hepsinin çözüleceğine inanıyorum. Hükümeti idare edenleri ne yazık ki, duyduklarımıza kulak asmadan, gördüklerimize aldırmadan o kafada biz yetiştirdik ve başa geçmelerini de biz sağladık, Onları kavgasız, gürültüsüz çağdaşlaştırmak da bizim görevimiz, diyorum.

 

Saygılarımla.

Muazzez İlmiye Çığ  

Kalıcı Bağlantı

Şeriat yolunu kimler açtı, sorumlu kim?

3/3/2005 -Kategori: GUNCEL - MEKTUP

 

LAİKLİKTAN  ŞERİATA MI? “  TOPLANTISI İÇİN..

 

Kadın Araştırmaları Derneğinin İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Etkinlikleri çerçevesinde Üç Devrim Yasasının Kabulünün 81. yılı nedeniyle düzenlenen toplantıdaki konuşmacıların konusunun LAİKLİKTEN  ŞERİATA MI?” olduğunu okudum. Bence bu başlık yerine “ ŞERİATA GİRME YOLUNA NASIL GELDİK, HATALARIMIZ NEDİR, BUNU NASIL ÖNLEYEBİLİRİZ?” olmalıydı. Bilmem konuşmacılar konuyu bu şekilde işleyecekler mi? Ben bu konuda gerek konuşmacılara, gerek davetiyede yazılı 24 kadın kuruluşuna bazı sorular sormak istiyorum:

 

1-      İstanbul’da TUBA adlı üç bin kızı üç yıl  yatılı olarak  okutan KURAN kursundan haberiniz var mı?

2-       Ayni şekilde  ve daha da geriye dönük Mahmut Efendi Kuran Kurslarından, camilerdeki  kuran kurslarından haberiniz var mı? Bu kurslarda küçücük yaştan itibaren başlarının örttürüldüğünü biliyor musunuz?  Bu okullarda Atatürk’ü ne kadar alçaltıcı sözlerle anlatıldığını duydunuz mu?

3-      Bunların kapanması için ne gibi eylemler  yaptınız? Eğer yaptıysanız neden sonuç alınmadı. Yapmadı iseniz neden?

4-      İmam Hatip okullarına baş örtüsü sokulmaya çalışırken kadın derneklerinden Partilere ne gibi bir tepki gösterildi ? gösterilmediyse, neden?

5-      Erbakan ve avenesi tarafından liselerde ve üniversitelerde çalışkan fakir kızların para ile  başları örttürüldüğü biliniyor muydu? Bunlara ne gibi tepki gösterildi? Gösterilmediyse neden?

6-      Başbakan’ın karısı ne olduğu bilinmeyen bir kıyafetle kocasının yanında devletin kadınlarını temsil edip gitmeye kalkınca “Biz laik Cumhuriyet kadınlarını bu şekilde temsil edemezsiniz” diye bir tepki gösterildi mi? Gösterilmediyse neden?

7-      Laik bir devlette din kıyafeti ile devlet kurumlarında okunamaz, çalışılamaz, diye tepki gösterildi mi? Gösterilmediyse neden?

8-      Özellikle kenar mahallelerde hatta şehrin bazı orta yerlerinde çarşaflı kadınların, sarıklı, şalvarlı, cübbeli erkeklerin kıyafet kanununa aykırı gezmelerini gördünüz mü? 25 Kasım 1925 de çıkan kıyafet kanunu valilere, kaymakamlara, nahiye müdürlerine hatırlatılarak görevlerine davet edildi mi? Veya daha önce gelip geçen hükümetlere hatırlatıldı mı? Cumhuriyet’in başında bu görev bu idari makamlardaydı. Yine öyle olması gerekti.  Yakında 1925 yılında dini kıyafetle dışarı çıkma yasağına uyan başka dinlere ait din adamları da kendi kıyafetleriyle çıkmaya başlayabilirler. Ve o zaman ülkenin içi karmaşa ve ilkel kıyafetlerle dolacak.

9 - Başı örtülen kızlarla, kadınlarla konuşmalar yapıldı mı? Onların sıkıntılarını üzüntülerini, hangi koşullarda o hale geldiklerini açıklayan anketler yapıldı mı? Yapılmadıysa neden? Yapıldıysa sonuçları siyasetçilere açıklandı mı? Bunlar için çözüm yolları arandı mı? 

10 - Karşımızda bunlara  benzer daha pek çok soru var. Sivil toplum olarak 24 kadın kuruluşumuz birleşip toptan bunlara karşı çıkılabilseydi, bu kadar gemi azıya alamazlardı. Oralardan bu kadar sorumsuzca yetiştirilenlere, gelmiş geçmiş partiler ve sivil toplum kuruluşları tarafından göz yumulmasaydı şimdi ŞERİAT gelecek korkusu olmazdı . 

11-Bu günlere nasıl geldiğimizi öğrenmek istiyorsanız, Hatice Akça adlı bir genç kızımızın kendi gayretiyle değiştirdiği yaşamını, çevresindeki cahilliğe kurban edilmiş insanları, Çağdaş Eğitim Vakfının yayımladığı  “SÖYLEYECEKLERİM VAR” adlı kitabında  okumanızı tavsiye ederim.

12- Şeriatın kucağına düşenlerin, düşeceklerin ve ülkemizin nasıl kurtarılacağı hakkındaki  önerileriniz, eylemleriniz neler olacaktır? Asıl önemli olan o. Gerisi kanımca beyhude yere vakit geçirmekten başka bir şey değildir.

 

Bana bu hususta “sen ne yaptın” diye sorarsanız, bir vatandaş olarak elimden geldiğince sorumluları ve etrafımdakileri, her tehlikeye göğüs gererek, mektuplarımla, yazılarımla,  kitaplarımla ve hiç bıkmadan yaptığım konuşmalarımla uyandırmaya çalıştım ve çalışmaktayım. Fakat “bir elin nesi var, çok elin sesi var” dendiğine göre ne yazık ki, tek olarak sesim kısık kalıyor.

     

Düşünceme göre şeriatın yolu ancak, bütün kuran kurslarının kapatılması, İmam Hatip okullarına yalnız din eğitimi yapmak isteyenlerin alınması ve ancak yüksek okul olarak İlahiyat Fakültelerine girmeleri şart koşulması ve sayılarının en aza indirilip eğitimlerinin çok sıkı kontrol edilmesi,  erkeklere mahsus olması ile kapatılabilir. Bunlar da ancak bütün sivil toplum kuruluşlarının bir program çerçevesinde siyasal partilere, hükümetlere yapılacak güçlü baskılarıyla çözümlenebilir kanısındayım. Bunlar yapılmadıkça yara ve halkımız arasındaki ikilik daha büyüyecek, belki sonu bir iç savaşa kadar gidebilecektir.                  

 

1933 yılında ‘Fransızların 100 yılda yaptığı devrimi biz 10 yılda başardık’ diye seviniyordum . Bizim onlardan fazla olarak yazımız, kıyafetimiz, hukukumuz, takvimimiz, ölçülerimiz  değişmiş ,eski devlet tamamiyle yok olmuş, yepyeni bir devlet kurulmuştu. Ama geçen yıllardan anladım ki, biz  henüz bu devrimin içindeyiz, bu zamana kadar bir çok sıkıntıları atlattık ve artık son  bölümünü yaşıyoruz. Bunun da el birliği ile üstesinden gelinecektir kanısındayım. Çünkü geri gidilmez artık.

 

Gönül isterdi ki, böyle bir önemli  anma toplantısı daha geniş çevrelerin gelebileceği yerlerde olsun ve konuşmacılar ayrı ayrı  mekânlarda  konuşsunlar.

 

En derin saygılarımla.

        

Muazzez İlmiye Çığ (Sumerolog)

3 Mart 2005

 

Tahmin ettiğim gibi bütün konuşmacılar havanda su dövdüler. Sonuç sıfıra sıfır....

Kalıcı Bağlantı

Ludingirra'nın ülkesinde savaş..

16/4/2003 -Kategori: GUNCEL - MEKTUP

 

            IRAK SAVAŞINA AĞIT

           

 

Fırat, Fırat olalı böyle inlemedi.

            Dicle, Dicle olalı böyle kanamadı

            Dünya, dünya olalı,

            Böyle inmedi toptan ölüm

            Ludingirra’nın ülkesine.

           

Kutsal Nippur’da öğrenim durmuş.

Yine yabancılar taç giyme kavgasında.

           

Sümerli taşlar bile ağlamaklı,

            Yemyeşil Mezopotamya

            Alev alev yanıyor.

           

Heykelleri hıçkırık tutmuş

            Sevgili Ludingirra....

           

Çok acı çektin bilirim,

            İlle de

            Araplar geleli beri

            Akıl ve sevgi kızağa çekilmiş.

           

Bu da yetmezmiş gibi,

            Şimdi de barbarlar ile

            Anglo sakson katilleri

            Boğuşıyorlar

            İnsanlığın göğsü üzerinde.

           

Enlil’in bütün M Eleri,

            Marduk, Elohim ve Rab

            Dolar saymakla meşgul.

           

Bu gözü dönmüş

            Boynu tasmalı,

            Ağzı salyalı canavarlar

            Bebelerin bedenine geçirmiş

            Demirden dişlerini.

           

Kan sıçrıyor insanlığın yüzüne

            Kan...

           

Eyvah Ludingirra eyvah!!

            İkimizin de elleri kolları bağlı.

                                                             

 

Bunu yazan ve bana faks ile gönderen:

           

Hasan Taylan Çelikten

            Saydam Cad. No.196, Seyhan 

ADANA, 0532 569 48 98

            Nisan 16 2003

Kalıcı Bağlantı