Sümer Dili ile Türk Dili Karşılaştırması
Bodrum: “Tarihten Bir Kesit Etrüskler” Kongresi için.
Sümer Dili ile Türk Dili karşılaştırmaları.
27.05.2007
Sümerliler Bundan 6000 yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arası olan Mezopotamya’nın güneyine gelip yerleşmiş, orada büyük bir uygarlık kurarak en az 2000 yıl varlıklarını korumuşlardır. Onların uygarlıklarının en önemli olayı dillerine göre bir yazı icat etmeleri, okullar kurarak, kil üzerine yazarak o yazıyı geliştirip her istediklerini yazabilmeleridir. Çiviyazısı adı verilen bu yazıyı ile gerek Sümerliler zamanında var olan, gerek daha sonra tarih sahnesine çıkan Orta Doğu milletleri de kendi dilleri için kullanmışlardır. 1800 yıllarının başlarından itibaren bu yazının ve dilinin çözülmesi çalışmaları başlamış, Nineve’de Asurbanipal kitaplığının bulunması ile yazının ve Asur dilinin 1855 yılında çözümü başarılmıştı. Okunan bazı Asurca metinlerin satır aralarında başka dilde yazılmış satırlar vardı. İlk olarak bu satırların İskit veya Turan dilinde yazılmış olacağını ve yazının onlar tarafından icat edildiğini, Çiviyazılarını çözmeyi başaran Rowlinson ileriye sürmüştü. 1869 da Jule Oppert bu dile Sümerce adını verdi ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dillerine akraba olduğunu söyledi. 1874’de Francois Leonorment da dili Ural Altay dil grubuna koyuyor. Joseph Halévy ise bunlara tamamıyla karşı çıkarak bunun Sami Akadların özel bir amaçla uydurdukları dil, diye tutturuyor. Onun bu direnişine başkaları da katılıyor ve 50 yıl kadar bu sav sürüyor. Daha sonra güney Mezopotamya’da yapılan kazılarda çıkan bol miktardaki Sümer belgeleri üzerinde büyük bir gayretle çalışıldı sözlükleri, gramerleri yapılmaya başlandı. Bunlar üzerinde çalışanların hepsi batılı bilginlerdi. Onlar Türkçe bilmiyorlardı. Türkçe’nin etimolojik bir sözlüğü de yoktu. Yine de Fritz Hommel,[1] Diyakonov, İzakar Andereyas[2], İrene İskenderi[3] gibi bilim insanları Sümer dilini Fin, Kafkas, Uygur dillerine benzeterek bir hayli eş anlamlı Türk ve Sümer kelimelerini karşılaştırmışlardır.
Herhangi geniş bir çalışma yapmadan Sümer dilini Türk diline benzetenler A.Falkenstein[4], Hartmut Schmökel, ve S.N. Kramer[5] dir. Kramer hemen ekseri yazısında yeri geldikçe bunu tekrarlamıştır. Ölümümden iki ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan “Tarih Sümer’de Başlar” kitabını eline aldığı 28 Eylül 1990’da bana şöyle yazmıştı:
“Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya’ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya’nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak değildir”.
Sümeroloji Hocam Benno Landsberger de : “Sümer dili, hem dil bakımından, hem de, bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hala yaşayan dil Türk dilidir” diyor. Türkmen yazarları da Sümercenin daha çok Türkmen Türkçesine benzediğini ileri sürüyorlar[6].
Sümer dili ile Türk dilini karşılaştırmak o kadar kolay bir iş değil. Önce yazılı kaynak olarak bu gün için elimizde Orhun kitabeleri var. Arada 4000 yıla yakın bir zaman dilimi bulunuyor. Bu süre içinde Türkçe kuşkusuz bir çok değişikliklere uğradı. Diğer taraftan Sümerce kendisinden çok ayrı bir gruba ait olan Akad dili yoluyla çözüldü. Akadca da ı,o,ö,ü gibi sesli harfler ç, f, ğ, g gibi sessiz harfler yok. Sümerce işaretlerin birkaç tür
okunuşu var. Şöyle ki, somut bir kelimeyi anlatan resim yazısından çevrilmiş bir işaret, o resim ile ilgili soyut anlamları da taşıyor. Örneğin : Göğü ifade eden bir işaret hem gök, hem de tanrı anlamına geliyor. Ayrıca ayni işaretin hece okunuşu da var. Bu bakımdan okunuşlarda yanlışlar olabilir. Diğer taraftan Türkçenin en eski kelimelerini çeşitli Türk dillerindeki okunuşlarını bildiren tam etimolojik sözlük yok. Ayni şekilde DÖ. 3000 – 1850 yılları arasında yazılmış olan Sümer dilinin de bir etimolojik sözlüğü yok. Kuşkusuz bu süre içinde Sümer dili de bir hayli değişmiş olabilir. Karşılaştırmalar hiç de kolay değil. Sümer dili Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.
Karşılaştırmalardaki bütün bu zorluklara rağmen son yıllarda Azerbaycan’dan Prof. Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümer işaretlerine yeni okunuşlar da vererek çok eski Türk kelimeleriyle karşılaştırmalar yapmış ve onları “Sümerce kesin Türkçedir” adlı bir kitapta toplamıştır[7]. S.N.Kramer’de Sümercenin tam tercüme edilemediğini, ileride değişebileceğini söylüyor.
Yüksek Mühendis Selahi Diker yaşamının kırk yılında bütün dillerle Türk dilini karşılaştırmış ve sonunda bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu gösteren bir kitap yazmış[8].
İran’dan Roshan Kheyavi yazmaya başladığı bütün Ural-Altay dillerinin etimolojisini kapsayan sözlüğün ilk cildini yayımlamış. Bunda da başlangıç olmasına rağmen 101 kelime içinde 35 Sümer kelimesi Türkçe köküne bağlanıyor.[9]
Prof. Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, hem anlam hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş. O, bu tezini Amerika’da Türkolog ve Sümerologların olduğu kongrede sunmuş ve hemen hiç tartışma olmadan bu tez kabul edilmiş.[10] Ona göre Sümerliler ile Türkler arasında tarihsel bir ilişki bulunmasını, Türklerin en az 3500-4000 yıl önce Anadolu’nun doğu bölgesinde yerleşmiş olmalarına bağlıyor. Türk dili 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak bulunuyordu. İlk ana Türkçe ise 10.000 yıl eskiye gidiyor, diyor.
Türkmen olan Begmyrad Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık, efsaneler, yer adları ve dil yoluyla Türkmen kültürü ile karşılaştırmış, anlam ve fonetik bakımından Türkçe – Sümerce 295 kelimeyi eşleştirmiştir. Böylece, 5000 yıllık Sümer ve Türkmen bağlarını bir kitap halinde göstermiştir.[11]
Bazı bilim insanları, iki dil arasındaki benzer kelimeler için her yerde insan zekasının aynı sözü bulabileceğini, bunların bir tesadüfe bağlı olduğunu söylemişlerdir. Buna karşın ünlü dilci M. Swadesha, bilgisayar kullanarak “Eğer iki ayrı dilde fonetik ve mana bakımından benzeyen kelimeler, 100’den fazla ise bunların bağımsız olarak icad edilmiş olma ihtimali birkaç milyonda birdir. Aynı şekilde çift kelimelerde 7’den fazla olursa, o iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır.” diyor.[12]
Osman Nedim Tuna da; “En ideal şartlarda Sümerce ve Türkçede hem fonetik hem de anlam bakımından benzer bir çift kelimenin bulunması 25 milyonda birdir.” diyor. Buna göre; Sümerce ile fonetik ve anlamca benzer 10 kelimeyi bulmak İzmir’den Erzurum’a kadar olan mesafenin (
Diğer taraftan bazı bilim insanları da kelimelerin gelişi güzel karşılaştırmalarını doğru bulmuyor, ancak ayni konulardaki kelimelerin uyması gerektiğini söylüyor. Bunu 1975 yılında ilk uygulayan Olcas Süleyman. O, insan, tanrı ve tabiat ile ilgili fonetik ve anlamda ayni olan 60 Türkçe ve Sümerce kelimeyi bulmuş ve Rusça bir kitapta yayınlamış. Kitap rejim değişinceye kadar yasak kalmış. Şimdi Türkçesi de var.[14]
Son yıllarda bu çalışmalara Yüksek Mühendis Ünal Mutlu katıldı. O bir kubbe tamirini yaparken kubbe yapmasını ilk kimler icat etti merakına düşmüş ve araştırmaları onu Sümerlilere götürmüş. Sümerliler bütün kültürleri başlattığına göre bu kültürlere ait kelimelerin de onlarda başlaması gerek düşüncesiyle Sümer diline ait sözlük arıyor. Ancak internette 2500 kelimeyi kapsayan Sümerce İngilizce bir sözlük buluyor. Aslında Sümer dilinin tam anlamıyla henüz sözlüğü yapılmadı. Philadelphia Üniversite Müzesinde başlanan sözlük 2019 yılında tamamlanacakmış. Fakat elde olan malzeme ile yapılan çalışmalar var. Ünal Mutlu bunlardan yararlanarak, Kültür ve Sanat, Bilim, Siyaset, Mühendislik, Ticaret gibi 20 konuya ait Sümerce kelimeleri buluyor. Bunların çeşitli Türk dillerindeki karşılıklarını arıyor. Hatta daha ileri giderek batı dilleriyle, Etrüskçe ile karşılaştırıyor ve inanılması güç sonuçlar çıkarıyor[15].
Bunlardan başka D.Ö 2400 yıllarında yazılı çiviyazılı belgelerde Türk adları bulundu. Bunlar o tarihlerde Mezopotamya’ya akın eden ve orada 125 yıl kadar krallık sürdüren Gut/Kut Krallarının adları idi. Bunları 1937 yılında D.T.C.Fakültesinde Sümeroloji hocam Prof.B. Landsberger bir Türkolog ile yaptığı çalışmasında saptadı. Kut’ların Mezopotamya da kaldığı 125 yıl boyunca 12 kralları oluyor. Bunlardan dördünün adı kendi zamanlarına yazılan belgelerde, diğerleri de daha sonra yazılan kral listesinde. Bunlardan Yarla, Yarlagan adı Orhon kitabelerinde, İnkişi adı da Enkiş olarak Dede Korkut’ta bulunuyor.
Konumuzu toparlayacak olursak: Sümer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sümercenin Ural-Altay dillerine benzediği söylenmiş. Daha sonra ayni anlam ve fonetikte olan Sümerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmış. Bu yeterli görülmeyerek konulara göre karşılaştırma istenmiş. Son çalışmalarda bu da yapıldı ve Türk dili ile Sümerce arasında büyük bir yakınlık ortaya çıktı, hatta bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görüldü. Bilim insanları da Türk dilinin çok sağlam, kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul ediyorlar. Bunlara göre Sümer dilinin Türk dili veya o dilin bir dalı olduğunu, Türk dilinin de, Prof. Osman Nedim Tuna’nın öne sürdüğü gibi, on bin yıl önceye kadar gittiğini korkusuzca söyleyebiliriz. Bunlara ek olarak son yapılan arkeolojik buluntularda, yer adlarında, efsanelerde, destanlarda Orta Asya, özellikle Türkmenistan ile Sümerliler arasında pek çok benzerlikler, bağlantılar bulunmuştur. Sümerliler Mezopotamya’ya daha göç etmeden Türkmenistan’da tarım ve hayvancılığın başlamış olduğunu, Sümerlilerin en eski yazı işaretlerinden bazılarını içeren bir de yazı bulunduğunu öğreniyoruz[16] Bunların hepsini toplayınca Sümerlilerin Orta Asya’dan göç eden Türklerin bir kolu olabileceği savı hiçte yabana atılamaz.
Muazzez İlmiye Çığ
[1] Fritz Hommel, Ethnologie and Geographie des alten Orients, 1925 München , S.16-22.
[2] Zakar Andereyas, “Current Antropologie”, World Journal of the Science of Man, 1971 p. 212
[3] Irene Iskenderi, Der Tarikia Hazereha, S.215.
[4] A.Falkenstein, W. Von Soden, Sumerische und Akkadisch Hymnen und Gebete, s.7
[5] S.N.Kramer, Cradle of Civilization, P. 33
[6] Ödek Odekop, Sumer Hakda Kelam Ağız, 1990 Yaşlılık Jurnali, sayı 12 s. 30
Begmyrat Gerey, 5000 yıllık Sumer- Türkmen Bağları.
[7] Atakişi Celiloğlu Kasım, “Sumerce” kesin olarak Türk dilidir. İstanbul, 2001
[8] Selahi Diker,Anadolu’da on bin yıl, Türk dilinin beş bin yılı, Eski Kayıp Dillerin Çözümü, Töre Yayınları, 2000.
[9] Roshan . Kheyavi, Historical – Comparative Dictionary of Ural – Altaic Languages, Vol:1, Iran.Karaj.
[10] Osman Nedim Tuna, Sumer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi İle Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Ankara, 1990
[11] Begmyrad Gerey, 5000 Yıllık Sumer – Türkmen Bağları, IQ Kültür Sanat yayınları, 2001,
[12] Ord.Prof.Dr. Reha Oğuz Türkan, Kızılderililer ve Türkler, Bir Tarihin Bir Dramın Hikayesi, E yayınları, 1999, 2003, s.122-123
[13] Osman nedim Tuna, a.g.y.,s.38
[14] Olcas Süleyman, AZ İ YA , Rusca aslından çeviren Natık Seferoğlu, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı. İstanbul 1992.
[15] M.Ünal Mutlu, Dünya Uygarlıklarında Türk Dili, yayınlanmak üzere.
[16] Begmyrar Gerey, 5000 yıllık Sumer Türkmen bağları s.7, 41, 78…
Türk Dili ve Sümer Uygarlığı
Türk dili ve Kenger (Sumer) Uygarlığı hakkında
Pek çok mühendis veya mimar kubbe yapmış veya onarmıştır. Ama hangisinin aklına gelmiştir: ilk kubbenin kimler veya hangi millet tarafından yapıldığını merak edip araştırarak büyük bir çalışma ile bu konuda bir kitap yazmak? Ben, son yıllara kadar ne ülkemizde, ne de yurt dışında böyle bir kimsenin varlığını duydum. Üç yıl önce Sayın Mehmet Ünal Mutlu evime gelip yaptığı çalışmalarla ilgili yazılarını önüme serince, böyle bir kimsenin aramızdan çıktığını görerek son derece mutlu oldum.
Gerçekten de o bir kubbe onarımı yaparken bunun ilk yapanları kimlerdi, diyerek araştırmaya başlıyor ve Sümerlilere[1] dayanıyor. Bu kez Sümerlileri araştırıyor, bir de bakıyor ki, bütün uygarlığın başı onlarda. Bu uygarlıkta insan hakları güvence altına alınmış, senato, meclis gibi demokratik kurumlar işliyor. Hindistan’dan Akdeniz’e kadar ticaret yapılıyor. Dicle ve Fırat nehirlerinde çeşitli tekneler dolaşıyor. Okulları var ve bu okullarda disiplinli ve sistemli bir öğretim uygulanıyor. Müzik, heykel, dans gibi sanatlar yapılıyor. Gökyüzü izleniyor. Gezegenler, burçlar saptanıyor. Öyle olunca bunlara ait bütün sözcükler de Sümerlilerde başlamış olmalı, diyerek bu kez dil araştırmasına giriyor. Fakat bütün Sümer dilini kapsayan henüz yayımlanmış bir sözlük yok. Ona karşın internette 2511 kelimeyi kapsaya Sümerce İngilizce bir sözlük ile onunla ilgili bazı bilgiler buluyor. Orada konu ile ilgili kelimeleri arıyor. Bu kez onların Türkçe ile bir ilişkileri var mı, diye Eski Türkçe’ye ait sözlük bulup karşılaştırma yapınca kelimelerin bir kısmının Türkçe ile bağdaştığını görüyor.
Çalışmalar bu durumda iken Ünal Beyle karşılaştık. Ben sonuçları görünce çok heyecanlandım. Bu çalışmanın şimdiye kadar bu konuda yapılan çalışmalardan çok daha kapsamlı olacağına inandım ve bu işe devam etmesini, daha çok değişik ve etimolojik Türkçe sözlüklerden yararlanmasını önerdim.
Üç yıldan beri çalışmalar çok ilerledi ve son derece önemli sonuçlar çıktı. Bu çalışmanın en önemli yanı, yalnız kelimelerin sözlüklere bakıp ses ve anlamları bir olanların ayrılması olamayıp, ayni konular içindeki uyan kelimelerin bulunmasıdır. 1925 yıllarında Friz Hommel, daha sonra Rus Sümeroloğu Diyakonof sözlüklerde ses ve anlamları bir olan yüz kadar Sümerce Türkçe kelime buldukları halde, bilim insanları bunun, Sümerce ile Türkçenin ayni kökten olduğunu kanıtlamayacağını, ancak belirli konulardaki kelimelerin uyması gerektiğini öne sürmüşler. Bazıları iki dil arasında benzer kelimeler için, her yerde insan zekası bir olduğundan ayni kelimeleri bulabileceğini, benzeyenlerin bir rastlantı olduğunu söylüyor. Buna karşı ünlü dilci M. Swadesha bilgisayar kullanarak yaptığı araştırmada “eğer iki dilde fonetik ve anlam bakımından benzeyen kelimeler yüzden fazla ise bunların birbirinden bağımsız olarak icat edilmiş olması ihtimali birkaç milyonda birdir, ayni şekilde çift kelime uygunluğu yediden fazla olursa bu iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır.” Diyor. Başka araştırmacılardan, ünsüz+ünlü+ ünsüz olmak üzere her iki dilde fonetik ve anlam bakımından birine göre 3 çift, bir başkasına göre 3-4, bir diğerine göre 2-7 çift kelimenin tarihsel bağlantı için yeterli imiş.
İlk kez Olzhas Suleimenov Aziya adlı kitabında kelimeleri insan, tabiat ve tanrısal olarak sınıflandırarak ses ve anlam bakımından uyan 60 Sumer ve Türkçe kelimeyi karşılaştırıyor. Ne yazık ki Ruslar tarafından bu kitap 1975 yılında yasaklanmış . Ancak rejim değiştiğinde yeniden yayımlanmış[2].
Sayın Mehmet Ünal Mutlu da çalışmasında Evrensel Uygarlığın Etimolojisi başlığı altında Kültür ve Sanat, Bilim, Din, Siyaset, Mühendislik, Ticaret, Tıp gibi uygarlığın temelini oluşturan 21 konuya ait kelimeleri ele alarak etimolojik bir bakış açısı ile Türk dilleri , hatta daha ileri giderek Etrüsk, Hatti ve daha başka dillerdeki kelimelerle karşılaştırıyor. Şimdiye kadar böyle kapsamlı bir çalışma yapılmadı. O yalnız kelimelerle de kalmıyor, konuların başında Sümerlilerle ilgili bilgileri de veriyor. Kubbe ve kemer kelimesi üzerinde dururken Selimiye , Süleymaniye camilerinin kubbelerini , onarım dolayısıyla Süleymaniye camiinde yapılan zararları, Drina köprüsünü, onunla ilgili ve Türkleri son derece aşağılayan, Türkçe’ye de çevrilen Nobel almış bir kitabı da gözler önüne getiriyor. Kitabın son kısmında Çuvaşca ,Uygurca, Etrüskçe, Kazakca, Asya Türkçesi, gibi çeşitli dillerle Sümerce benzer kelimeler sıralanmış. 300’ e yakın mühendislikle ilgili terimler ayrı bir bölüm olarak toplanmış.
Bu çalışmada yalnız Sümerce Türkçe karşılaştırmasını görmüyoruz. Türkçe’nin ne kadar eski bir dil olduğunu , başka dillere olan etkilerini de gözlüyoruz. Dünyadaki bir çok yer adlarının, hatta şahıs adlarının Türkçe’ye dayandığını görmek insanı şaşırtıyor. İleride bunlara ek olarak gramer bakımından da karşılaştırmalar yapılabilir. Yalnız şunu göz önüne almak gerek. Sümerce henüz tam yerine oturmuş bir dil değil. O, kendisinden tamamıyla başka Sami olan Akad dili yoluyla çözüldü. Çözenler de onlara tamamıyla yabancı Batı dilcileri idi. Bu bakımda ileride bazı hatalar, bazı yanlışlıklar bulunabilir. Bunlar esas çalışmanın ruhunu ve amacını bozmayacaktır. Bu alanda çok büyük bir adım atılıyor. İleride bu adımın daha düzenli olarak sürmesi umuduyla Sayın Ünal Mutlu’yu, hiç alanı olmayan bu konuyu büyük bir merak ve titizlikle çalışarak ortaya koyduğu için candan kutluyor, bilim adına, Türklük adına teşekkürlerimi sunuyorum.
Muazzez İlmiye Çığ
24 Mart 2007
[1] Sumerliler kendilerine Kiengi, kenger diyorlar. Sumer onların oturdukları yere verilen ad. O yüzden Sumerler değil, Sumerliler denmesi gerek
[2] Rusca olan bu kitaptan Sumerlilerle ilgili sayfaları çevirip gönderen sayın Zhandoss Alpassov’a burada teşekkürlerimi bildiriyorum
İçel Sanat Kulübü Arkeoloji Günleri
MERSİN GÜNLERİ VE İÇEL SANAT KULUBÜ
Ülkemizde ne olup bittiğini oturduğumuz yerde gazetelerden, TV kanallarından öğreniyoruz. Onlar da bize ne kadar olumsuz haber varsa veriyorlar. Onun için herhalde ünlü yazarlarımızdan biri bilgisayarda bu haberleri alaylı olarak “Türk Uygarlığı” (!) diye birer birer dökmüş. (Kendini Türk saymadığı anlaşılıyor). Halbuki bu haberler hemen hemen bütün ülkelerin medyasında olan doğal haberler. Her ülkede hırsızlık, dolandırıcılık, tecavüz, katil gibi suçlar bizden aşağı değil. Sayın yazarın vicdanı bunları Türk uygarlığı olarak tanımlamaya nasıl razı oldu doğrusu anlaşılacak gibi değil. Yazarlarımız İstanbul’dan çıkıp yurdumuzda olanları gönül gözüyle bir izleseler, romana konu yapacağı şehri gidip görüp havasını solusalar çok daha başka yazarlardı herhalde.
“ Ülkesini küçümseyen, başarısına inanmayanlar, karamsarlığa kapılanlar, başkalarının kulluğuna hazır olanlardır.” diyor bir Atasözü.
Bu girişi yazmamın nedeni bu sene Didim’de, Mersin ve Adana’da yaşadıklarım ve yakın dostlarımın çeşitli şehirlerimizde katıldığı festivaller ve sempozyumlar, hatta Avrupa’da yapılan festivaller hakkında verdikleri iç açıcı, sevindirici haberler oldu.
Didim’de, 23-31.7.2004 arası bir hafta süren “ 1. Sanat, Edebiyat ve Kitap Günleri” ilk kez olmasına karşın Belediye Başkanının, dolayısı ile oteller ve lokantaların bu kültür kervanına gösterdikleri konukseverlik övülmeye değerdi. Konuşmaların dinleyicisi de az değildi. Ankara’dan “ Bilim ve Sanat Evi ” insanlarımıza kitapları bir hafta süreyle tanıtmak için bir Tır dolusu kitap getirmişti. Ben merakla izledim kitaplar satılacak mı, diye. Her geçen en azından kitaplara bakıyor veya bir iki alıyordu. Kitapların taksitle satıldığını öğrenen bazı kimseler en az 5-6 kitabı kucaklayıp götürüyordu. Ne kadar mutlu oldum. Halkımız kitap okumuyor, diye yakınanlara “ 70 yıl önce yazısız, kitapsız bir millettik. Bu gün pek çok yayınevi var. Yığınlarla kitap basılıyor. Pek çok dergi çıkıyor. Bunlar satılmazsa basılır mı? Üstelik kitapların dağıtım şekli henüz yola girmemiş olduğu halde.” diyorum.
Didim’in Akköy’ünde Güven Pamukçu adındaki vatandaşımızın çok kapsamlı bir köy kitaplığı kurduğunu, köy çocuklarının derslerini orada çalışıp kendilerine göre getirilen kitapları okuduğunu, Didim’den kaynak kitaplarda araştırma yapmak için gelenleri, ilk kez bu köyde bir dergi yayınlandığını hiç duyan oldu mu? Gazeteler yazmaz bunları. Bizim ünlü yazarlarımız da ne yapsın?!!
Gelelim Mersin Günlerine: Sevgili Mehmet Toker ve eşi Ülün Toker’in davetlisi olarak gitmiştim Mersin’e. Güzel bir yazlığın deniz kıyısında 15 gün yan gelip dinlenecek, yazın tadını çıkaracaktım. Ne bilirdim ben orada ne denli kültür etkinlikleri olduğunu, halkın bunlara olan yakın ilgisini. Daha yerime ısınmadan “Burada Arkeoloji Günleri var, gitmek ister misin?” sorusuyla karşılaştım. Nasıl hayır diyebilirdim böyle bir etkinliğe! İçel Sanat Kulübü ile Mersin Kızkalesi Rotary Kulübü düzenliyormuş bunu. Yılda bir kez yörede kazı yapan Arkeologları bir araya toplayarak o yıl yapılan kazıların sonuçları anlatılıyor, tartışılıyor ve bir Arkeologa da ödül veriliyormuş. Bu yılki ödül de İstanbul Üniversitesi’nde Eski Çağ Bilimleri Enstitüsü’nü kurup ona uluslararası kimliğini kazandıran Prof. Dr. Ali Dinçol’a imiş. Ne güzel bir rastlantı idi, kendisini çok sevdiğim ve takdir ettiğim bir kimsenin ödül töreninde bulunmak.
Tören için Nevit Kodallı Salonuna girdiğim zaman doğrusu bir hayli heyecanlı idim. Batılıların yaptığı klasik müzik gibi, biz Türklerin de yapabileceğini ilk kanıtlayan müzisyenlerimizden biri yaşıyor Mersin’de ve bir konferans salonuna onun adı verilmiş, heyecanlanmaya değmez mi? Yalnız o mu? Devlet desteği olmadan 2 sivil toplum kuruluşu el ele vererek Arkeoloji Günleri yapıyor.
Tam Atatürk’ün istediği, hayal ettiği bir olay, tarihsel araştırmalara halkın da katılması. O’nun kurduğu ve şeref üyesi olduğu Tarih Kurumu’nun açılışında, çalışmaların hızlandırılması için tarihçiler yanında devletin, aydınların, halkın yardımcı olabileceğini düşünerek bir program hazırlamıştı. Özet olarak bu şöyle idi:
1- Bütün tarihi belgelerin ve eserlerin bulunarak korunması,
2- Açıkta bulunan kültür eserlerinin korunmaya alınması,
3- Halkın bunlara sahip çıkması için popüler yayınlar, toplantılar ve propagandalar yapılması
4- Memleket içinde ve dışındaki müze ve kütüphanelerde bulunan eserlerin kopyalattırılması,
5- Belirli şehirlerde, belirli çağ ve kültürlere ait müzelerin açılması,
6- Yabancı bilim adamları ve kurumlarla işbirliği yapılması,
7- Arkeolojik ve Antropolojik araştırmalar ve kazılar yapmak için memleket içi ve dışındaki önemli buluntu yerlerine uzmanlar gönderilmesi,
8- İmkanlara göre küçük çapta kazılara başlanması,
9- Bütün bunların yapılabilmesi için hükümet otoritelerinin yardımcı olması[1].
Bu sayılan konuların hemen hepsi uygulanmakta. Ne mutlu bize, Atatürk’ün planladıklarını gerçekleştirebiliyoruz. Ödül töreninde ve daha sonraki konuşmalarda ne kadar mutlu oldum. Nasıl olmam, yalnız Çukurova Bölgesinde kazı yapan ve aralarında yayınlarıyla dünya çapında ün salan bir çok Arkeologumuz vardı karşımda. Bir de 1935-36 yılları geliyor gözlerimin önüne. Yalnız Hamit Zübeyir Koşay ve Remzi Arık bulunuyordu Arkeolog olarak. Atatürk’ün küçük çapta dediği, fakat çok önemli bulguların ele geçtiği, Alacahöyük ve Ahlatlıbel kazısını yaptıklarında ne kadar gururlanmıştık o zaman. Şimdi yurdumuzun her tarafında, hatta Türkistan’da kazılar yapıyor Arkeologlarımız. Öyle zannediyorum ki bunlarla, yakın zamanda Türklerin Orta Asya’dan Malazgirt zaferi ile değil, çok eski çağlarda Anadolu’ya geldikleri kanıtlanacaktır.
İçel Sanat Kulübü ayda bir bütün sanatlar hakkında yazılar bulunan bir dergi de yayınlıyor. Bu suretle hem sanatçılara yazılarını yayınlama , hem halkın bu konularda aydınlanma olanağı sağlanıyor.
Mersin de diğer önemli bir olay da Uluslararası Müzik Festivali. Devlet Sanatçısı Prof. Nevit Kodallı, şehri olan Mersin’e yerleşince boş durmamış O’nun yardım ve gayretiyle bir konservatuar açılmış. Nevit Kodallı Güzel Sanatlar Lisesi derslere başlamış. Bunlardan başka 1990 yılları içinde Kültür Merkezi Derneği, Opera ve Bale Sevenler Derneği, Polifonik Korolar Derneği, Devlet Opera ve Balesi gibi kuruluşların oluşması ile Mersin’de bir Uluslararası Müzik Festivali isteği ortaya çıkmış. Bütün sivil kuruluşların ve Kültür Bakanlığının da desteği ile yapılan çetin ve yoğun çalışmalar sonucu bu yıl üçüncüsü olan festival gerçekleşmiş. Bilkent Üniversitesinin orkestrası eşliğinde Fazıl Say’ın o muhteşem piyanosunu dinlemek bir rüya gibi geldi. Onun yorulan kolunu aralarda ovuşturması bana çok dokundu. Sonunda Ulu Atatürk adına elini sıkma, yanağını öpme mutluluğuna erdim.
Atatürk olsaydı kim bilir ne kadar sevinirdi. Eğer O konservatuar, bale, opera, tiyatro okullarını açtırmasaydı, kendisinden sonra gelen karanlık kafalar asla yapmazlardı bunları. O Resim ve Heykel Müzesi’ni açtırmakla bu dalda çalışanlara da nasıl değer verdiğini göstermişti. Sanatçılarımız da ona olan borçlarını, meydana getirdikleri özgün eserlerle dış ülkelerde memleketimizi temsil etmekle ödüyorlar[2].
80 yıl önce ne müzikten, ne bale ne operadan, ne yazmaktan, ne okumaktan haberimiz vardı. Tarih içinde 80 yıl bir milletin kökten değişmesi için çok kısa süre. Ona rağmen inanılmayacak büyüklükte yol aldık. Bunu ancak, ilk günlerinden itibaren gelişmelerin içinde yaşamış olan benim gibi biri görebilir ve anlayabilir.
Fransa devrimini 100 yılda tamamladı. Bizim devrimimiz daha kapsamlı idi. Bütün emperyalistleri ülkemizden kovup yepyeni bir devlet kurduk. Yazımız, kıyafetimiz, takvimimiz, ölçülerimiz değişti. Bunlara alışmak kolay değil. Alışamayanlar doğal olarak karşı çıkacaktır. Bizim devrimimizin temelini Atatürk halk ile birlikte attığı için çok güçlüdür. Karşı çıkanlar nasıl olsa bir gün kafalarını değiştirmek zorundadır. Bunları göz önüne alarak bazı aydınlarımız gibi karamsar olmadan gençlerimize, yüz binlerce insanımızın kanları karşılığında elde ettiğimiz vatanın değerini, millet olmanın gururunu (anlatarak), bu gururla daha çok çalışıp, daha uygar günlere gitme hedefini göstermek için hepimiz birlikte el ele gönül gönüle çalışmalıyız. Kendimizi yapamadıklarımızla değil, yaptıklarımızla değerlendirmeliyiz.
Bu festivalde Hint Kültür Ataşesi ve müzisyenleri ile tanışmam bana büyük bir şeref verdi.
Mersin’de Soroptimist’lerin düzenlediği ve bildiğimiz defileler gibi olmayan bir defile de çok ilginçti. Mersinli bir bayan terzinin 1975 yılından beri Mersinli hanımlara diktiği, hepsi birer sanat eseri olan elbiselerin, kendi aralarındaki bayanlar tarafından giyilerek gösterilmesi övgü kaynağı idi. Bu kurumun çevre aydınlanmasını sağlayacak sosyal faaliyetleri de saymakla bitecek gibi değil.
Çağdaş Yaşam Derneğinin ve Mersin Büyük Şehir Belediyesinin bana konuşma teklifinde bulunması ve kısa zamanda kalabalık bir dinleyici oluşturmaları benim için büyük bir sürpriz oldu.
Genel muayene için 4 gün kalmak üzere gittiğim Adana’da da, hem bir sivil kuruluşun, hem de mahalli TV’ nin benden konuşma istemeleri halkımızın öğrenmeye, aydınlanmaya olan isteklerini göstermiyor mu? Bunu Diyarbakır’da da yaşadım. Belediyenin hazırladığı Sanat ve Kültür Festivali’ne konuşmacı olarak davet edilmiştim. Başkaları da vardı konuşacak. Ben şimdiye kadar bu kadar çok dinleyici görmemiştim. Koca bir salon dolmuş, iki salon da TV aracılığı ile izliyordu konuşmaları. Hele onların arasında beyaz yemenili hanımların olması beni çok mutlu etmişti Atatürk haklı idi, halkımız iyiyi doğruyu anlıyor, yeter ki onları küçümseyen değil, onlara değer verenler ışıklı yolu göstersin ve aydınlatsın.
Sümer Atasözünün dediği gibi, Atatürk bize “ Çıkmaz sokakta yol, karanlıkta ışık “ bulmuştu. Biz de o yolda, o ışığı daha çok parlatarak azimle ve gayretle yürüyoruz ve yürüyeceğiz.
Dr. Muazzez İlmiye Çığ
[1] Muazzez İlmiye Çığ,, Atatürk ve Türkiye’de Arkeoloji, Ortadoğu Uygarlık Mirası I, s. 25
[2] Dış ülkelerde memleketimizi en iyi şekilde temsil eden ve tanıtan bir sanatçımıza ve Atatürk’ü yazılarıyla en iyi anlatan bir yabancı araştırmacıya Atatürk Ödülü verilmesini, bu ödülün de altın bir madalya olmasını istiyor ve temenni ediyorum. Madalyanın bir yüzünde Türkiye haritası, diğerinde Atatürk resmi. Hayali bile çok hoş.